MİSYONER!

“Neye iman ettiğini bileceksin!..”

İncil

Biraz geçte olsa kasabaya gelmişlerdi. Yağmur hafiften yağıyordu. Daha ayağını yere koyduğunda dışarıdaki çamuru farketmişti Selim öğretmen.

“Yerlerde felaket çamurmuş Salih! Hükümet binasına yakın park edecek bir yer yok muydu?” diye sordu…

“Her yer dolu hocam. Malum bugün kasabanın pazarı. Burayı bulduğumuza şükredelim.”

Hükümet binasında, Milli Eğitim Müdürlüğünde işleri vardı… Yürümeye başladılar… Islanmamak için adımlarını sıklaştırmışlardı ki kendilerini kavgaya benzer bir kalabalığın içinde buldular. Üç kişi genç bir çocuğu yere yatırmışlar, bir yandan tekmeliyorlar, bir yandan dövüyorlardı. Üçü de vuruyordu.

Altmış yaşının verdiği tecrübe ile koşarak aralarına daldı Selim öğretmen.

“N’apıyorsunuz? Ayrılın!.. Utanmıyor musunuz bacak kadar çocuğu dövmeye?”

Salih öğretmen de Selim öğretmene yardıma gelmişti… Yerde yatan çocuğu dövenleri tutup ayırmaya çalışıyordu. Bağrışmalara koşan halk, olayın etrafında adeta bir çember oluşturmuştu. Meraklı gözlerle  olup biteni izlemekteydiler.

Söze Selim öğretmen girdi…

“Derdiniz nedir çocuklar? Utanmıyor musunuz üç kişi, kendinizden oldukça küçük bir çocuğu dövmeye?”

Gençlerden bıyıklı olanı cevap verdi.

“Bu çocuk bir Misyoner bey amca! Müslüman mahallesinde salyangoz satıyor.”

Yerde yatan 13-14 yaşlarındaki çocuk, Selim öğretmenin uzattığı elini tutmuş ayağa kalmaya çalışıyordu. Çamur içindeki elbiselerini eliyle vurarak biraz olsun temizlemeye çalışırken, koluyla da kanadığını fark ettiği burnunu silmeye çalışıyordu.

Selim öğretmen çocuğu arkasına aldıktan sonra gençlere döndü.

“Nereden biliyorsunuz Misyoner olduğunu?”

Bıyıklı olan devam ediyordu.

“Bisikletinin arkasına koyduğu çanta düşüp açılınca, dağılan kitaplarının arasında İncil gördük… Bir Müslüman İncil okur mu bey amca? Biz bu kardeşimizi camilerde de görüyoruz ama bu tarafını bilmiyorduk.”

Konuyu anlamıştı Selim öğretmen. Daha ismini bile bilmediği çocuğu Salih öğretmene teslim edip arabasının anahtarını vererek, “Arabada biraz dinlenin, biraz da üstünü başını temizleyin, ben birazdan geliyorum.” diyerek çocuğu döven gençlere döndü.

Her üçünü de gözleri ile süzerek;

“Sizler Müslümansınız değil mi?”

Üç genç ‘bu ne biçim soru’ dercesine birbirlerine baktılar ve bıyıklı genç cevapladı.

“Her halde bey amca! Elhamdülillah Müslümanız.”

Yağmurun şiddetine aldırmadan devam ediyordu Selim öğretmen.

“Her Müslümanın okuması gereken Kitabı okudunuz mu?”

Bıyıklı olan diğer ikisinin de adına cevap veriyordu.

“Birini değil bey amca hepsini okuduk, hepsini… Öğle olmasa yaşı bizden küçük olan bu Misyonere haddini bildirmezdik.”

Selim hoca başındaki şapkasını hafiften düzelterek;

“Demek hepsini okunuz öyle mi?.. Şimdi tekrar soruyorum…Kur’an-ı Kerim’i okudunuz mu?”

Alay eder gibi, sırıtarak, ukalaca cevaplar veriyordu bıyıklı!..

“Bunlar ne biçim soru bey amca?Hepimiz Kur’an Kursu çocuklarıyız evvelAllah!.. Din konusunda bizim okumadığımız kitap yoktur.” Arkadaşlarına dönerek… “Öyle değil mi arkadaşlar?”

Diğer iki genç başları ile tasdik ederek, kısa boylu olanı“Evet… Tabiii.”

Selim öğretmen gayet sakin bir şekilde eliyle üç gencin kendisine biraz daha yaklaşmalarını istedi. Ses tonunu biraz arttırarak, kararlı bir şekilde konuşmasını sürdürdü…

“Bakın çocuklar… Sizler bir şeyler okumuş olabilirsiniz… Hatta çok şeyler okumuş olabilirsiniz ama bir Müslümanın tek kitabı olan Kur’an-ı Kerim-i ya hiç okumamış ya da hiç anlamamışsınız… Tahminim, O’nu hep arapça okuduğunuz için anlamaya gerek bile duymamışsınız. Şayet Kur’an’ı anladığınız dilden okusaydınız kardeşiniz yaşındaki o çocuğu o hale getirmezdiniz!..”

Araya girmişti bıyıklı…

“Bey amca bizim dinimizden hiç şüphemiz yok. Biz ihtiyacımız olanı okuduk ve öğrendik. Öyle olmasaydı, bu çocuğun İncil taşımasına göz yumardık… Bilmem anlatabildim mi?”

Selim öğretmen gayet sakin bir şekilde dinlemişti bıyıklıyı ve devam ediyordu…

 “Şayet Kur’an-ı Kerim-i okuyup anlamış olsaydınız, Yüce Allah’ın, elçisine bile böylesi bir görev vermediğini, “dinde zorlama” olmadığını anlardınız. Allah bile elçisine “Onları bana bırak”, “Sen onların üzerine vekil değilsin.” derken sizlere ne oluyor gençler? Sizler kimsiniz de Allah’ın elçisine bile vermediği bir görevi yerine getirmek istiyorsunuz? Kur’an-ı Kerim-i okuyup anlamadığınız için bilmediklerinizle, sadece atalarınızdan gördüklerinizle o çocuğu haksız yere hırpaladınız!.. Aklınızı başınıza alın… Kimsiniz sizler?”

Donup kalmıştı üç genç. Birbirlerine baktılar… Hiç birisi konuşmak istemiyordu sanki! En sonunda sözü yine bıyıklı aldı.

 “Siz kimsiniz? Bunları nereden biliyorsunuz?”

Yağmurun artmasına aldırmadan devam ediyordu Selim öğretmen…

“Bakın çocuklar… Ben İlkokul öğretmeniyim. Ben de Müslümanım. İnandığım din adına okuduğum ve yıllardır anlamaya çalıştığım tek kitap Kur’an-ı Kerim’dir… Sizler Amentüyü bilir misiniz?”

Bıyıklı yine girmişti söze… Ukalalığı, yerini akıllı uslu bir görünüşe bırakmıştı.

“Bilmez olur muyuz hocam?Sular seller gibi ezberimizdedir evvelAllah… İsterseniz okuyayım!”

Bir çırpıda okumuştu delikanlı. Hoşuna gitmişti Selim öğretmenin. Sevecen bakışlarla Amentüyü okuyan gencin gözlerinin içine baka baka sordu…

“Şimdi söyle bakalım… Okuduğun Amentü ne diyor? Anlamını biliyor musun? Şöyle sorayım… Amentüden ne anladın?”

Başını önüne eğmişti delikanlı. Diğer ikisi de kendi aralarında bakışıyor ve konuşmuyorlardı. Onlarda başlarını öne eğmiş susuyorlardı. Selim öğretmenin bu konuda bayağı bilgisi olduğu fikrinde buluşmuş gibiydiler.

“Bakın çocuklar. Siz, siz olun, bir konuyu anlamadan o konu hakkında fikir yürütmeyin.  Zararını sizler görürsünüz. Önce öğreneceksiniz… Öğrenmek ise okumak ve anlamak ile olur. Anlamadan öğrenemezsiniz. Şimdi gelelim Amentüye…”

Amentüyü okuyan gençle göz göze gelerek sürdürdü konuşmasını…

“Senin okuduğun Kur’an-ı Kerim’deki ayetin birazcık farklı şekli. Neyse şimdilik önemli olan bu değil… Sen Amentüde “Allah’ın Kitaplarına” iman ettiğini söylüyorsun… Yani İncil’e de iman etmişsin, Tevrata da, diğerlerine de… Bir insanın “İman ettim” dediği bir kitabı okuyup anlamasından, onu çantasında taşımasından daha doğal ne olabilir?”

“Siz öyle diyorsanız öyledir Hocam.” diyordu genç delikanlı başı öne eğik halde.

Sesini biraz daha yükselterek konuştu Selim öğretmen…

“Hayır!.. Ben öyle diyorsam öyle değil! Allah öyle diyor ve öyle yapmalısınız! Önce neye inandığını okuyup öğreneceksiniz. Doldurma bilgilerle hiç kimseyi dövmeye hakkınız yok! Belki o arkadaşınız “iman ettim” dediği kitaplardan olan İncil’i de okuyup anlamak istemiş olabilir, öyle değil mi? Söyleyecek sözünüz varsa dinliyorum!..”

Üçlünün lideri olduğu her halinden belli olan bıyıklı söze girmişti.

“Afedersiniz hocam… Şayet bu söyledikleriniz doğruysa ki size inanıyorum ilk fırsatta Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’sini alıp okuyacağım ve öğretmenlik yaptığınız yere gelip sizden tekrar af ve  özür dileyeceğim, tabii arkadaşlarımla beraber… Affedin bizi.”

Selim öğretmen, bu incelik ve anlayışa bıyıklının omuzlarını tutarak cevap verdi.

“Şunu unutmayın çocuklar. Bir insan, “iman ettim” dediği şeylerden habersiz ise o insan Allah nezdinde sağır ve dilsiz bir zavallıdır!..Bunu aklınızdan çıkarmayın!”

Bu cümleden sonra Salih öğretmen dayak yiyen genci getirmişti Selim öğretmenin yanına. Gencin elbisesi biraz olsun çamurdan temizlenmiş, kanayan burnunda pamuk vardı.

Selim öğretmen, çocuğu yanına aldı ve karşısındaki üç genci göstererek;

“Sanırım bu ağabeylerin bir yanlışlık yaptılar. Bir daha böyle bir şey olmayacağına dair söz verdiler. Şimdi onlara içinden gelerek sıcak bir gülümseme gönderirsen her şey yoluna girecek eminim.”

Dayak yiyen çocuk,üzerinde hala çamurlar bulunan çantasını biraz aradıktan sonra bulduğu kitabı, kendisini döven ve dikkatle izleyen üç gence uzatarak;

“İşte bu da Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali… Keşke bana vurmadan önce beni dinleseydiniz. Yaptığınızı unuttum… Ben yine de camide sizlerle aynı safta yer alacağım. Sizler benim ağabeylerimsiniz.”

Üç genç çok kötü olmuşlardı… Selim öğretmenin öğütlerinin arkasından, dövdükleri çocuğun da çantasından Kur’an-ı Kerim meali çıkartarak kendilerine din dersi vermesi onları hayli üzmüş ve düşündürmüştü. Bıyıklı genç konuşuyordu…

“Hocam, izin verirseniz biz kardeşimizi evine bırakacağız ve bu durumu ailesine de anlatıp özür dileyeceğiz. Sizce de uygun olur mu? Ne dersiniz?

“İyi düşünmüşsünüz çocuklar, çok iyi olur… Aferin size… İşin başı SEVGİ… Şayet sevgi  yoksa hiçbir şeyi olmayan, dünyanın en fakir insanısınız demektir… Birbirinizi sevin ve  kalın sağlıcakla.”

Yağmurdan bayağı ıslanmıştı Selim öğretmen… Salih öğretmen ile birlikte Hükümet binasına doğru çamurlu yolda yürümeye başladılar. Orada yapacakları çok işleri vardı. İşlerini bitirip bir an önce köyün yolunu tutacaklardı.

Fikret ARMAN

Reklamlar

About Fikret Arman

ALLAH'ın dosdoğru yoluna giden tek Kitap; KUR'AN-I KERİM'DİR.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: