Arşiv | İbretlik Yazılar RSS for this section

İNSANLIĞI  SEÇME ŞANSINIZ YOK!..

“İnsan  olmak ZORUNDASINIZ!”

Metroda

Dışarıda nasıl yağmur yağıyor anlatamam… İndiğim otobüs ile metro arası 30-40 metre olmasına rağmen, şemsiye almadığım için bayağı ıslandım…  Metroya zor attım kendimi Vagonda bulduğum ilk boş koltuğa oturdum. Genci, yaşlısı, çocuklusu, engellisi, bulduğu boş koltukları dolduruyorlardı yavaş yavaş… Birkaç dakika sonra tren hareket etti.

*

İlk istasyonda bütün koltuklar dolmuş, ayakta seyahat etmeler başlamıştı. İkinci istasyonda yaşlı bir teyzemiz bindi trene… Oturacak yer olmadığı için ortadaki demiri sıkı sıkı tutmuş ayakta durmaya çalışıyordu. Şöyle bir çevreme baktım… Kimse oralı bile değildi. Yaşlı teyzeyi gören bile yoktu. Kimisi kitabını okuyor, kimisi test çözüyor, kimisi elinde telefon… Yedişerden karşıklı oturan 14 kişinin görebildiğim en yaşlısı ben idim. Ayağa kalktım, teyzemizin omuzuna dokunarak oturmasını istedim… Kabul etmedi!.. Birazcık zorlayınca anlaştık ve üzüntülü bir şekilde oturdu. Üzüntüsünü anlıyordum… Oturan o kadar genç var iken benim kendisine yer vermeme üzülmüştü. Üzüntüsü halen devam ediyordu… Sağına, soluna, karşısında oturanlara bakıyordu… Bu kadar genç var iken neden kendi yaşına yakın bir bey yer veriyordu kendisine?.. Omuzuna dokunarak kısık bir sesle, “Lütfen güzel teyzeciğim… Lütfen rahat oturun. İnanın ben rahatım. Hem rahat olmasam ne olur? Siz ayakta giderken ben nasıl oturabilirim? Lütfen…”

*

Bir-iki dakika sonra 35-40 yaşlarında bir bey yerini bana vermek isyerek kalktı… Eliyle işaret ederek oturmamı istesi. Israrla oturmayacağımı söylememe rağmen başaramadım ve teşekkür ederek boşalttığı koltuğa oturdum. Yer verdiğim teyzemle karşı karşıya oturuyorduk şimdi. Ara sıra eğilerek kafasını çevirip 14-15 yaşlarında lise öğrencileri olduklarını zannettiğim yanındaki iki genç kızı süzüyordu… Sonunda dayanamadı başladı sohbete.

“Aynı okulda mısınız?”

Başı kapalı olan cevapladı… “Hayır teyzeciğim. Aynı mahallede oturuyoruz… Komşuyuz.”

Başı açık olan genç kız da elindeki telefonu kapatıp cebine koymuş o da katılmıştı sohbete. “Komşu değil teyzeciğim iki kardeş gibiyiz. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez. Okullarımız ayrı olsa da biz metroda buluşur hep birlikte gider geliriz.”

Bu durum hoşuna gitmişti yaşlı teyzenin… Her ikisini de tekrar gözleri ile süzdükten sonra tane tane konuşmaya başladı…

“Bakın çocuklar… Benim en küçük torunum sizlerden daha büyük. Üniversiteye gidiyor. Dilerim sizler de çalışır en iyi okulları bitirirsiniz. Ama üniversiteleri bitirmek; insan olmak, hele hele iyi insan olmak anlamına gelmez. Önce insan olacaksınız, sonrasını siz seçeceksiniz… İnsanlığı seçme şansınız yok! İnsan olmak zorundasınız!”

Cümlesini bitirikten sonra durdu teyzemiz… Biraz nefes almak istedini hissettim. Etraftaki yolcularda pür dikkat dinliyorlardı teyze ve sohbeti… Konuştuğu genç kızlar birbirlerine bakarak “sonunda ne olacağını” düşünür gibiydiler. Biraz nefeslendikten sonra devam etti yaşlı teyze;

“Sizler etrafınızı görmez, ilgisiz kalırsanız, yarın sizi kimse görmez ve ilgilenmez. Ben trene bindiğimde ayaktaydım… Şu demire tutunuyordum… Siz ikiniz, ellerinizde telefonlarınız etrafınızdan habersiz oynuyordunuz… Sonunda (beni göstererek) neredeyse benim yaşımda olan şu amcanız bana yerini verdi. Bütün bunlar olurken sizler hala hiçbir şeyin farkında değildiniz… Telefonlarınızla oynamaya devam ediyordunuz… Böyle gençlik olmaz! Sizler, siz en küçükler… Sizler sevgide, saygıda başı çekeceksiniz!.. Büyüklerinizi sayacaksınız!.. Her biriniz bir diğerine örnek olacak. Sizin gibi diğer öğrenci kardeşleriniz oturuken, annelerinizin, nenelerinizin otobüslerde metrolarda ayakta gitmeleri sizlerin hoşuna gider mi? Böyle düşüneceksiniz!.. Bilmem anlatabiliyor muyum? ”

İki genç kız hem üzülmüşler ve daha da önemlisi yaptıklarından ve yapamadıklarından utanmışlardı. Yaşlı teyze doğru söylüyordu. Teyzeden tekrar tekrar özür dilerek hatalarını anladıklarını, bundan böyle çevresine karşı duyarlı insanlar olacaklarını, diğer öğrenci kardeşlerine de bu durumu  anlatacaklarını söyleyerek inecekleri istasyona geldiklerini söyleyip trenden indiler.

*

Bizim daha gidecek yolumuz vardı… Son durağa geldiğimizde yaşlı ablam bana teşekkür ediyordu… “Çok teşekkür ediyorum beyefendi… Siz oradakilere öylesine bir ders verdiniz ki sayenizde diğerleri de belki aynı dersi alırlar umarım.”

Ben ise yaptığımın çok çok normal, olması gereken bir davranış olduğunu söylerken yaşlı ablam öyle demiyordu!..

“Size, sizin aldığınız terbiyeye göre normal… Şimdiki nesilde  nerdeeeee?”

Düşünüp gereğini yapabilmek;  yaşlılarımızı, hastalarımızı, hamileleri ve çocukluları, gazilerimizi ve engellileri  hiçbir zaman unutmamak  umuduyla…

Fikret ARMAN

Reklamlar

EYVAH!..  AYAKKABILARIM?

Yurdum Müslümanları bu manzara karşısında ne yaptılar?

Bağış sandığı

Yukarıdaki fotoğrafı görünce iliklerime kadar dondum… İnanamadım! Acaba! dedim kendi kendime… Benim insanlarım, hele hele “Elhamdülillah Müslümanım” diyen insanlarım bu sahneyi yaşadıklarında nasıl bir tepki verdiler? Ya da niye tepki vermediler?

Şöyle bir düşünüyorum da… Bağışlar Kur’an Kursu ve Cami yapımı için toplanıyor. Yani “İNANÇ” adına. Anladığımız şekliyle yazarsak “DİN” adına ALLAH için, O’na ibadet için toplanıyor. Ama sandığın ÇALINMASINDAN endişe ediliyor. Alınan önlemler de “çalınmaması” için!

Fotoğrafa baktığımda, bu kampanyayı yürüten arkadaşlar, toplanan bağışların eksilmemesi (çalınmaması) için alabildikleri önlemleri almışlar. Önce sandığın bulunduğu yerin çevresine, sandığı zincirlerle uygun yerlere bağlamışlar!.. İnsanlar SANDIĞI çalmasınlar diye. Bu, sandıkla ilgili alınan önlem. Tabii ki bu duruma çok çok üzüldüğümü hemen söylemeliyim.

Beni asıl yıkan, sandıktaki üç kilit… Sandığın içindekiler için alınan önlem! Sandığın İÇİNDEKİLER çalınmasın diye. Alınan iki önlem…

Bu kampanyayı yürütenlerin sıradan insanlar olmadığını düşünüyorum. Sandıktaki bağışlar Kur’an Kursu ve Cami yapımı için toplandığına göre; aklı başında, “inanan”, hayır için, yardım için bir araya gelmiş insanlar olduğunu düşünüyorum. Bunları düşünürken bu insanların, birbirlerine güvenmediklerini de düşünüyorum. Bu sandığın açılmaması için kullanılan üç adet kilit de kampanyayı yöneten arkadaşların düşüncesidir. Benim bu durumdan çıkardığım sonuç; kampanyayı yürüten arkadaşların, kasadaki bağışları emanet edebilecekleri, güvendikleri bir tek kişi, bir arkadaşları YOK!.. Hatta emanet edip güvenebilecekleri iki arkadaşları da yok!..

Üç kilit!.. Bağış toplayan bu insanların birbirlerine güveni yok!

Üç kilit!.. Birbirlerine güveni olmayan, emanet edilemez durumundaki bu üç kişi sandığı açmak için bir araya gelecekler ve gerekenleri yapacaklar!..

Üç kilit!.. Bu tip bağışlar genel olarak camilerde toplanır. Ben diliyorum ki, kasanın bulunduğu yer bir cami odası değildir. Yoksa durum çok çok daha vahim hale geliyor. Düşünebiliyor musunuz, İmam müezzine hırsız gözüyle bakacak, müezzin imama hırsız gözüyle bakacak, bu ikisi üçüncü kişiye hırsız gözüyle bakacaklar, üçüncü kişi imama ve müezzine hırsız gözüyle bakacak ve ayrı ayrı üç kilit takıp her biri anahtarını taşıyacak!.. Sonra bu insanlar, camiye gelen inananlara namaz kıldıracaklar!..

Hayır hayır, bu son durumu düşünmek bile istemiyorum.

Yukarıdaki fotoğrafın midemi bulandırdığını, bir Müslüman topluma yakışmadığını bağıra bağıra söylemek istiyorum. Din, İnanç, hele hele MÜSLÜMANLIK bu değil. Bu manzarayı görüp de “Elhamdülillah Müslümanım” dediği halde susan inananlara ise daha çok kızıyorum. Yoksa düşünülen hırsızlar sizler misiniz?

*

Bu fotoğraf beni yıllar öncesine, kendimden, insanlığımdan, inancımdan utandığım güne götürdü.

Bulunduğum semtte çok şirin, 200-250 kişilik bir semt camimiz var. Her Cuma öğleye doğru, heyecanla Rab’bimin huzuruna çıkmak için bu caminin yolunu tutarım. Camiye geldiğimde ayakkabılarımı bir güzel çıkarır açık olan kutulardan birisine koyar, bir güzel kilitler ve anahtarını cebime koyar, içeridekilerle selamlaştıktan sonra yerimi alırım.

Fashion-child-black-leather-flower-font-b-girl-b-font-font-b-shoes-b-font-font

Bu durum yıllarca hep böyle devam etti…

Yine bir Cuma günü… Namaz için biraz gecikmiştim… Camiin içerisi dolmuş sadece girişte, ayakkabıları giyip çıkardığımız antrede boş yer vardı. Ayakkabılarımı çıkardım, ama koyacak boş kutu yoktu. Dışarıya, cami avlusuna koymak gerekiyordu… Bazı kardeşlerim gibi ben de avlunun kenarına koydum. Koydum ama aklım ayakkabılarda kalmıştı… Acaba!..

Ezan okunmuş biz namaza başlamıştık. Rab’bimizin huzurundaydık.

İmam kardeşimiz günün vaazını söylüyordu ama benim aklım hala ara sıra da olsa ayakkabılardaydı. İşte ne olduysa o an oldu. Kendi kendime, içten içten konuşuyordum… “Benim salak Fikret’im… Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ın değil mi?.. Mescitlerde Allah’ın değil mi? Sen Allah’ın huzuruna çıkmak, O’na ibadet için O’nun mekanına geliyorsun, sadece O’nunla başbaşa kalıp O’na yöneleceğine ayakkabılarını düşünüyorsun!.. Saçmalama ve kendine gel!”

Evet!.. Ne yapıyordum ben? Allah’ın huzuruna çıkmak, O’na dua etmek için geldim ama  neden geldiğimi unutmuş bir şekilde ayakkabılarımı düşünüyordum.

Kendime gelmiştim. İnanılmaz bir suçluluk duygusu içindeydim. Cuma namazı kılınmış, cemaat yavaş yavaş dağılmıştı. Ben ise dolu dolu iki rekat daha namazımı kılıp Rab’bime tövbe üstüne tövbe etmiştim. Onun sonsuz merhametine sığınmıştım. Bir daha asla ve asla ayakkabılarımın çalınmasını düşünmek bir yana, ayakkabı kutusunu kilitlemeyecektimde!.. İnanan bir insanın yapmaması gereken hatam için tövbeler ettim.

*

Sonrasında yaşadığım bu durumu ve düşüncelerimi camideki dostlarımla paylaştım. Yanlış yaptığımı, bütün inananların Allah’ın evinde böyle yapmaması gerektiğini anlattım Kardeşlerime.

Daha da ileri gittim. Yaşadığım bu durumu Diyanet İşlerine de ilettim. Yapılacak camilerde ayakkabı kutularının “kilitsiz” olması gerektiğini yaşadığım olay ile anlattım. Camiye gelen inananların sadece ve sadece Allah ile beraber olması gerektiğini yazdım.

*

O günlerde Ankara’da Eskişehir Yolu üzerinde, Diyanet İşleri Başkanlığının hemen bitişiğindeki Ahmet Hamdi AKSEKİ camii yapım halindeydi. Çok güzel bir cami olacağı daha o günlerden kendisini gösteriyordu.

Aylar sonra nihayet caminin yapımı bitti ve açıldı. Camiye ilk girişimde, ilk olarak ayakkabı kutularını aradım… Ne göreyim? Ayakkabı kutularını o kadar güzel yapmışlardı ki, böylesini hayal bile edememiştim. Kutu kapaklarının üzerinde minik lambalar var. Lamba kırmızı ise içi dolu, yeşil ise boş olduğunu gösteriyordu. Yeşil kutulardan birinin kapağını açtım ayakkabılarımı koyup kapattığımda ışık hemen kırmızıya dönmüştü. Numarasını aklıma yazıp içeriye girdim.

İşte olması gereken buydu! Bütün mescitlerde böyle olması gerekir diye düşünerek caminin içine girdim. Yaşadığım ve utandığım insanlığımdan Rab’bime tövbeler, şükürler ederek namazımı kılıp ayrıldım.

Allah inanan hiçbir kuluna böylesi bir durum, böylesi bir utanç yaşatmasın.

Ne diyordu Ali ŞERİATİ; “Camide olup ayakkabılarımı düşünmektense, yolda yürüyüp Allah’ı düşünmeyi tercih ederim.”

Selam ve Dua ile,

TÜRBEPERESTLER…

“Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.” (Şuara Suresi 26 / 213 ayet.)

Haci_Bayram

Ankara’nın en eski ve akla ilk gelen camilerinden birisidir HACI BAYRAM CAMİSİ.  Adını Caminin bitişiğinde Türbesi bulunan Bayramiyye Tarikatının kurucusu HACI BAYRAM’dan alır. Edindiğim bilgilere göre türbe, camiden yapıldıktan sonra mihrabın duvarına yapılmıştır.

15. Yüzyılda yapılan Cami, bugün Ankaralıların vazgeçemediği camilerin en başında gelir. Ulus gibi merkezi bir yerde olduğu için cenazelerin büyük bir kısmı bu camiden kalkar. Hele hele Cuma günleri, Caminin ötesinde bir namazgahtır Hacı Bayram camisi…

Cenaze namazlarının dışında en son 1993 yılında gittim bu mabede. Pakistan Radyo-TV Kurumu Genel Müdürü’nü getirmiştim buraya… Kurumunun işleri için Ankara’ya geldiğinde bana, Ankara’nın Camilerini sormuştu. En büyük caminin KOCATEPE CAMİSİ olduğunu ama en eski Caminin HACI BAYRAM CAMİSİ olduğunu söylediğimde, Hacı Bayram Camisine gitmek istediğini söylemişti.

Hatırlayabildiğim kadarı ile ikindi sonrasıydı. Abdest alıp iki rekat namaz kılmak istediğini söylemişti… Camiye birlikte girdik… İbadetini tamamlayıp Camiden çıkarken gözleri nemliydi… Mendiliyle siliyordu kalan yaşları… Çok etkilenmişti Camiden…

Cenaze için gittiklerimi saymazsak en son 1993 de gitmiştim Hacı Bayram Camisine.

*

Hacı Bayram Camisi ve semtindeki eski binalar 2010 lu yıllarda restore edilmişti. Geçen hafta Cuma namazı için Ulusa, Hacı Bayram Camisine gittim. Hacı Bayram semti çok değişmişti. Caminin içi de dışı da bayağı güzel olmuştu… İnsanın içi açılıyordu. (Ankara’ya gelen Kardeşlerime uğramalarını öneririm)

Cuma namazı için gelenler Caminin avlusuna taşmış, hınca hınç bir kalabalıkla Cuma namazımızı kılıp, arkasından ahirete göç eden Kardeşlerimizi helallikler vererek  uğurladık… Uzun zamandır gelmediğim için hem çevredeki yenilikleri, restorasyonu izlemek hem de güvercinlerime de merhaba demek, onları doyurmak için boş bir banka oturdum.

Cenazelerden sonra Camide ve avlusunda da hemen hemen kimseler kalmamıştı.

*

Güvercinlerimi doyururken cami avlusuna gelenler dikkatimi çekmeye başladı. İnsanlarımız sevgilisiyle, eşiyle, çocuğuyla, ikişer, üçer gelmeye başladılar… Neredeyse her bir dakikada bir iki grup geliyordu. Meraklı gözlerle onları takip ettim… Caminin bitişindeki Türbeye, HACI BAYRAM’a geliyorlardı. İçerisi dolduğu için kuyruk oluşturmuşlar, kuyruk türbenin dışarısına taşmıştı.

İki üç dakika geçmedi yeni evlenmiş bir çift, nikah kıyafetleriyle, gelinlik ve damatlıklarıyla  Hacı Bayram’ı ziyaret ediyorlardı… Nenesi torununun elini sıkı sıkı kavramış soluğu türbeye giriş kuyruğunda alıyordu. Annesi, kitaplarını koltuğunun altına sıkıştırmış kızını türbeye getirmişti… Sünnet kıyafetli ikizler… Hatta ve hatta tekerlekli sandalyesi ile gelen kardeşimde türbe sırasındaydı.

Herkes Hacı Bayramın türbesinin giriş kuyruğundaydı… İçimden “Bitişikteki Camiye de uğrayanlar olacaktır her halde!” diye düşündüm. Yaklaşık birbuçuk iki saat bu insanları izledim güvercinlerimle birlikte… Ama hiç de düşündüğüm gibi olmadı… O kuyruktakilerden hiç birisi Caminin yolunu tutmadı… Onların camisi TÜRBE, İlahları da HACI BAYRAM olmuştu da haberleri yoktu!

*

Allah’ın Kitabından biraz olsun nasibini alan birisi olarak, olup biteni anlamamak mümkün değildi… Evet, bu ülkede dinin nasıl bir noktaya geldiğini tahmin edebiliyordum, ama bu kadarını beklemiyordum. Şoka girmiştin sanki.

Buraya gelen bu  insanların hepsi  çaresizliklerinden; bir kısmı umut  aramaya, bir kısmı sağlık istemeye, bir kısmı kızının başarısı için dua etmeye,  bir kısmı mutluluk ve bereket için, kısaca özetlersek; herkes derdine derman aramaya gelmişti buraya!..

İyi de,  bunlar için gidilecek yer Hacı Bayram Türbesi mi?

*

O türbeye giden ve  her yerde gururla “Müslümanım” diyen oradaki insanlarıma söylüyorum!..

Hemen bitişiğinde “Allah’ın Evi” dediğimiz, ibadet ettiğimiz mekan var… Hanginiz uğradınız? Allah rızası için iki rekat namaz kılmayı, isteyeceklerinizi Allah’tan istemeyi  neden akıl edemediniz? Neden böyle yapmadınız?

Yapamazdınız!.. Çünki sizler camiye değil türbeye geldiniz!.. Allah’a değil, Hacı Bayrama geldiniz!

Her rekat namazınızda “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz.” diyen sizler; Allah’tan yardım istediniz mi?.. Hani yalnız Allah’tan yardım istiyordunuz? Kendinizi, çevrenizi kandırabilirsiniz de, haşa Allah’ı nasıl kandırabilirsiniz? Buna gücünüz yeter mi?

Allah’ın vermeyeceğini,  size bir tarikat kurucusu verebilir mi?

İçinizden bu yazıyı okuyan olurda şöyle bir düşünüp, değerlendirip, inandığı Kitabı okuyup anlayıp kendine gelir ve tövbe eder mi bilmiyorum…

Hani her rekat namazınızda, Yüce Allah’a “Bizi doğru yola ilet.”  diyorsunuz ya;

Sizler doğru yoldan çok uzaklarda olup, doğru yolun tam tersine gidiyorsunuz!

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

“MELİS”

878463_detay

Veli dayımı, eşi Safiye teyzemin ölümünden bu yana ilk kez böylesine perişan, bitkin tükenmiş bir vaziyette gördüm. İnanılmaz çökmüştü. Bu acıyı yaşamak kolay değildi. İki yıl önce Hak’kın rahmetine kavuşan yeğeni rahmetli İsmail’in  gencecik kızını, torununu  toprağa veriyordu. Ahmak ıslatan gibi yağan yağmur, her tarafı çamur olmuş giysileri umurunda bile değildi. Hala elleriyle çamur olmuş toprakları mezara atmaya çalışıyordu.

Küçük torunu Bayram ile göz göze geldik ve Veli dayımı her iki kolundan tutup ayağa kaldırdık. Ama ayakta duramıyordu. Ayaklarının üzerine basacak gücü dahi yoktu. Bir kardeşimizin de bize katılmasıyla zar zor arabanın arka koltuğuna oturttuk. Kızı Hacer’e “Biz dayımı eve götürüyoruz. Merak etmeyin.” diyerek mezarlıktan ayrıldık.

***

İkindiden sonra torunu Bayram, Veli dayının yanına gelerek “Hocayı ayarladım dede… Akşam namazından sonra gelecek.” dedi. Veli dayım o yorgun gözleriyle Bayram’ı süzerek “Hocaya söyleyin gelmesin!.. Konu, komşu hepimiz akşam evde olacağız ama Hoca gelmesin!..” “Ama Dede” diyecek oldu Bayram, “Akşama konuşuruz.” dedi Veli dayım.

***

Akşam, bütün sokak Veli dayımların evindeydi. Ayakta duracak yer yoktu! Söze Veli dayım başladı… “Cümlemizin başı sağolsun. Allah, günahlarını affetsin ve cennetine alsın meleğimi… Onu hastaneye ziyarete gittiğimde kulağıma fısıldamıştı… “Veli dedem, Hak vaki olurda öbür dünyaya göçersem, sakın hacı, hoca çağırıpta mübarek Kitabımızı kimsenin anlamayacağı dilden,  bir ölü için okutmayın! O gün gelirse, benim doğrularımı, yanlışlarımı konuşun. Beni öyle gönderin.” demişti.” “Hacı ile hoca ile göndermeyin!” demişti. “Onun için bu gece buraya Hoca gelmeyecek… Onun hakkında kim konuşmak istiyorsa konuşsun…”

Sevenleri onu anlatıyorlardı… Dur durak bilmeksizin… Sürekli duygusal anlar yaşanıyordu. Yattığımızda saat gece yarısını çoktan geçmişti. İki üç saatlik uykunun ardından sabah namazına kalktık. Veli dayım camiye gitmek istediğini söyleyerek camiye gittik.

Namazımızı kıldıktan sonra Veli dayımın kulağına fısıldadım… “Dayı, kendini iyi hissediyorsan gel şurada iki bardak çay içelimde bana torununu anlat. Onu senden tanımak istiyorum.. Ne dersin?”

Hiç ikilemedi Veli dayım. “Tabii yeğen… İyi olur. Ben de açılırım biraz.”

***

Çaylarımız gelene kadar hiç konuşmadı Veli dayım. Sonra başladı anlatmaya…

“Rahmetli Melis torunumu üniversite okusun diye getirmişti annesi Melahat. Hacettepe tıbbı kazanmıştı. Başvurdukları yurtlardan bir haber gelinceye kadar geçici olarak bizde kalacaktı. Anne ve ablası çalışıyorlar Melisi okutacaklardı. Bize de onlara destek olmak düşüyordu. Babası İsmail’i de genç yaşta vermiştik toprağa.”

Çayını soğutmamaya özen gösteriyor, ara sıra yudumluyordu Veli dayım. Devam ediyordu…

“Daha doğduğunda ismine takmıştım. Bizim Ayşe”lerimize, Fatma’larımıza, Hatice’lerimize ne olmuştu da adını “Melis” koymuşlardı? Ne demekti Melis?”

“Bir gün okuldan geldiğinde kıyafetini değiştirip, ışıl ışıl parlayan gözleri,  gülümseyen yüzüyle sordu… “Dedem! Sana bir kahve yapsam… İçer misin?”

“İşte o sihirli cümleden sonra Melis ile ilgili her şey, bütün düşüncelerim bir anda değişmişti. Kahvemi içerken yanıma oturttum. Sordum ona… “Melis ne demek? Bu gavur ismini sana niye koydular? Yutkunduğunu hissettim… Kafasını kaldırıp gözlerimin içime bakıyordu… Konuşurken bir sağ gözüme, bir sol gözüme bakıyordu…”

“Bak dedem… Benim ismim gavur ismi değil… Annem Melahat… Rahmetli babam İsmail… Düşünmüşler, bu  bizim kızımız değil mi, adı da bizim isimlerimizden olsun diyerek  MELİS koymuşlar. Yoksa gavur adı falan değil!”

“O kadar güzel anlatmıştı ki, ona bakışım bile değişmişti. Artık onu bir başka seviyordum. Bazen dışardan geldiğimde onu, ince tülbentini başının üstüne hafiften atmış Kur’an okurken buluyordum… Dersinden sonra inancını da ihmal etmiyordu.”

“Din konusunda ondan öğrendiğim o kadar çok şey var ki! Hangi birisini anlatsam? Gerçek dini onun sayesinde son 5-6 yıl içinde öğrendim. Öylesine akıl dolu yaşıyordu ki dinini!”

Araya girerek hemen sordum Veli dayıma. “Nasıl yani?”

“Nasıl başlasam bilemiyorum… En basitinden bana Kur’an okumayı öğretti. Yıllarca salak olduğumu anladığım o en anlamlı cümlesinden sonra inancım değişti!”

“Ne dedi Dayı?”

“Ne diyecek yeğen!.. “İnsan hiç anlamadığı kitabı her gün nasıl okur Dede?” dedi.

“Tabii ki sinirlenmiştim… Dinime, inancıma hakaret ediyordu… Belli etmemeye çalışıyordum ama sanki kan beynime sıçramıştı! Melis’im de üzülmüştü…

“Yanlış anlama Dedem!.. İnsan neye inandığını bilmeli… Allah’ın, biz kullarından neler istediğini bilmeliyiz ki dinimizi yaşayalım!” diye ilave etmişti… Yarım dakika bakışlarımı torunumun gözlerinden kaçırarak başımı önüme eğip düşündüm… Yerden göğe kadar haklıydı… Evet evet… Ben, bizler bunu yıllarca nasılda düşünüp akıl edememiştik? Gözümden akan yaşları görünce heyecanlanmıştı… “Özür dilerim Dedem! Sizi üzmek istemedim!” cümlesinde sanki pişmanlığını dile getiriyordu. “Söylemesemiydim acaba!” der gibisinden yüzüme bakıyordu. Hayatımın en anlamlı dersini alan ben, torunumu iki kolundan kavrayıp kendime çektiğim gibi, sıkı sıkı sarıldım ona… “Özür dilemek ne demek kızım? İnanan birisi olarak bana en anlamlı hediyeyi, bana gerçek dinime ulaşma imkanı verdin sen! Hayatımın dersini aldım şu an! Bunu tamamla ve Dedene “Türkçe” Kur’an-ı Kerim’i sen hediye et.”

“Ertesi gün okul dönüşü armağanını sunuyordu bana. Işıl ışıl gözleriyle, gözlerimin içine bakıp, adeta yalvarırcasına söylüyordu… “Ne olur güzel Dedem, sakın onu duvara asma! Hep elinin altında olsun… Bir kol boyu mesafede… Aklına bir şey takıldığında aç, oku, düşün ve anlamaya çalış… Yoksa, boş boş bu kitabı okumanın sana hiçbir faydası olmaz.” dediği dün gibi gözümün önünde… Aynı gün akşam, kızım Hacer ve yemeğe gelen Oğlum Bayram ve gelinime de ders verircesine Melis torunumun bana söylediklerini söyledim. O gün bu gün bizlerin evinde Türkçe Kur’an okunuyor… Bizler artık ne dediğimizi biliyoruz Rab’bimize. Tabii ki ufkumuzu açan Melis torunum sayesinde.”

“Beni türbelerden uzaklaştırandır Melis torunum. “İbadet yalnız ve yalnız Allah’adır!” derdi… “Yalnız O’ndan yardım dilemeliyiz!” derdi… “Bir müslüman, dedikodu yapıp insanları çekiştirmemeli!” derdi Melis torunum… Derdi de derdi… Hep Kur’an’dan konuşurdu. Kur’an’ın yanına hiç bir kitabı koymaz, mukayese dahi etmezdi. “Kur’an hiçbir kitapla mukayese edilmez dedem!” derdi…” “Rivayetleri değil, yalnız Kur’an’ı esas alıp yaşamalıyız!” derdi…”

Anlattıkça açılıyordu Veli dayım. Gözleri doluyor, sulanıyor ve bazen kendini tutamıyor hafif hafif ağlıyordu… Melis çok kısa bir zamanda hayatlarını değiştirmişti sanki. Sözlerinde torununa minnet duyguları vardı.

***

Akşam yemeğinde düne göre ev çok sakindi. Hemen hemen kimse kalmamıştı. Rahmetlinin annesi Melahat, ablası Ayşe, Veli dayımın kızı Hacer ve Veli dayımın küçük torunu Bayram ile gelini sofra başındaydık… Konu hep Melis idi. Rahmetliyi hiç görmemiştim ama şimdi çok iyi tanıyordum.

Bir ara torun Bayram, söz isteyerek bir dilekleri olduğunu söyleyecekti dedesine… “Buyur evladım.” dedi Veli dayım. “Dedem!.. Biz eşimle düşündük de, doğacak kızımızın adını…”

“Bir dakika evlat.” dedi Veli dayım torununun sözünü keserek… “Tabii ki o sizin çocuğunuz… Onu istediğiniz gibi isimlendireceksiniz… Ama şayet bir büyük olarak benim fikrimi soracak olursanız adı “MELİS” olsun derim. Yine de siz bilirsiniz!”

Gözleri dolmuştu Bayram’ın… Islak gözleriyle dedesinin elini öperken;

“Biz de onu söyleyecektik Dedem.”

***

Benim de gitme zamanım gelmişti. Bir günlüğüne uğradığım Veli dayımın elini öpüp, evdekilerle buruk bir şekilde vedalaşıp  Samsun’a doğru yola koyuldum…

(Üzerine çalıştığım kitabımdan bir bölüm.)

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

İBRETLİK BİR HİKAYE…

taksici

Kuran’ı her okuduğumda hayata bakış açım değişiyor. Çünki her seferinde gerçek dini ve gerçek ibadetin ne olduğunu daha iyi anlıyorum.
Rab’bim, Kuran’da emirlerini bizlere açık açık belirtmiş. Ben, bunların içinde en önemlisinin güzel ahlaklı ve tertemiz, doğru ve dürüst bir kişiliğin olması gerektiğine inanıyorum. Böyle bir kişiliğin, diğer ibadetlerini aksatmayacağını düşündüğüm için, namaz, hac, ve benzeri temel ibadetler daha sonra gelir.
Aşağıdaki yazı gerçek hayattan alınmış ibretlik bir olaydır ve her okuyan kendinden de bir şeyler bulacaktır.
“Uçak havalimanına yeni inmişti.  Saate baktım,  geç kalma ihtimalim  yok ama, yinede taksiyle gideyim ve bekleyeceksem işimin olduğu bakanlık binasında bekleyeyim.” diye düşünerek Esenboğa’dan  sıradaki taksiye bindim.
Taksici arkadaşımızla selamlaştıktan sonra yola koyulduk… Yaklaşık 30-40 dakika süren yolculuğumuz ve Bakanlıklardayım. Tarifeye baktım  49,75 TL… Elli lira verdim. Hani, hepimizin yaşadığı sahne vardır ya! Taksici  üstünü  verecek bozuk para arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü varmı diye aranmaya başladı. “Üstü kalsın kardeşim, önemli değil” dedim. Döndü bana doğru “Vaktin varmı ağabey?” dedi.  “Acelem yok” dedim.
Bir anda şöför kayboldu! Yaklaşık 1 dakika sonra geldi ve bana 25 kuruş uzattı. “Kusura bakma ağabey, beklettim” dedi. Şaşırmıştım… Sordum kendisine. “Tarife 50 lira 50 kuruş yazsaydı ve bende bozuk 50 kuruş olmasaydı ne olacaktı?”  Cümlemi bitiremeden cevapladı…” Helal ederdim Ağabey.”  “Eeee bende 25 kuruşu helal etmiştim. Niye koşuşturarak bulup buluşturup getirdin?” dediğimde; 5 dakikan varsa anlatayım Abi” dedi. Dinlerim deyince arabayı iyice sağa çekip başladı anlatmaya…
“Ağabey biz  5 kardeşiz.  Babam günlük yevmiye ile hal’de çalışır. Yani hamallık yapar. Ne kazandıysa onunla rızıklanır, Allah ne verdiyse yer içerdik. Yemeklerimizi yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince hep birlikte dua eder, Allah’a şükrederdik. Bize sürekli öğüt verirdi.  “Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye… Yanımızdaki binada iki kardeş var, onların babası zengin.  Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı… bir şeyimiz olmadı.  Altı ay sonra  yandaki baba öldü ve iki çocuğuna 5 katlı bir apartman, işleyen bir cafe, dövizler ve araziler bıraktı.
Daha sonra vefat eden bizim babamız ise bize ne bıraktı biliyormusunuz? -Ne bıraktı? –Bakkala olan veresiyeyi ve bize nasihatlerini bıraktı.”… “Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın…” gibi bir sürü nasihat.
Ağabey aradan 15 yıl geçti, Yan binadaki  2 kardeş cezaevindeler… Ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı. Biz 5 kardeş, beşimizin de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki;
“Asıl mirası bizim babamız bırakmış.” Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı  hiçbir kuruşu  evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah’a şükür.”
Çok duygulanmıştım… Veda ettim, tam ineceğim!
“Dur ağabey, bitmedi, sonucu da söyleyeyim…
“Nerede oturuyoruz biliyormusun? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.“
“Allah doğru yoldan ayırmasın… Yolunuz hep  açık olsun güzel Kardeşim! Diyerek” taksiden indim ve bakanlığı doğru yürümeye başladım.
Doğruluğun, dürüstlüğün ve iyi bir Ahlakın bırakılacak en güzel miras olduğunu anlamıştım.
Fikret ARMAN
(Alıntıdır.)