Arşiv | Yaşam ve Din RSS for this section

KADER – ALIN YAZISI

  Kader

İman ettiğimiz Kitabımız Kur’an-ı Kerimde kaderin ne demek olduğu açık-seçik yazsada Kur’anı okumayan bizler için fazla bir şey ifade etmez.

Günümüz  din inancının vazgeçilmez düşüncesidir “kader ve kadercilik”.  Başımıza gelen her şeyi kadere bağlarız… “Allah böyle yazmış!..” , “Kaderi böyleşmiş!..” gibi…

Öncelikle “kader” Kitabımızda nasıl anlatılıyor, ne demek isteniyor ona bakalım.

Kamer Suresi 49. Ayet: “Şu bir gerçek ki, biz her şeyi bir ölçüye göre/bir kaderle yarattık.”

Zuhruf Suresi 11. Ayet: “Gökten bir ölçüye bağlı olarak/bir kaderle su indirmiştir O. O suyla biz ölü bir beldeyi hayata kavuşturduk. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.”

Benzer birçok ayet var. Ayetleri incelediğimizde, kaderin, bir ölçü olduğunu anlamakta zorlanmıyoruz. Sonsuz evreni yaratmadaki  ölçüdür “kader”… Örnek vermek gerekirse; Ay Dünyanın etrafında dönerken Dünyanın da aynı zamanda Güneşin etrafında dönmesi. Dünyanın Güneş etrafındaki dönüşünü 365 gün 6 saatte tamamlaması gibi…

Sonsuz evrenin milyarca yıldız ve galaksiden oluşması ve bu galaksilerin belirli bir düzen ve ölçü içerisinde uzayda yer almasıdır “kader”…  Bu oluşum içerisinde, Dünyamızda görülen bulutların, şimşek ve gök gürültüsü, yıldırım ve diğer doğa olaylarının oluşmasıdır “kader”… Yağmurun yağmasıdır. Evrenin bir ölçü içerisinde yaratılmış olması ve doğa olaylarının tümü “kader” dir. .

Özetlersek, kader; evrenin, İlahi Yaratıcı tarafından ölçülü bir biçimde yaratılması ve bu ölçü içerisindeki hareketleridir.

*

Gelelim kaderin inanç yönüne… Pek çoğumuz buna “Alın yazısı” da diyoruz. Yani Yüce Allah’ın her kulu için ayrı ayrı yazdığı, doğumundan ölümüne kadar geçen süre için kula özel bir yazı.

Oysa hiç düşünmüyoruz…  Yüce Allah her kulu için bir yazı yazar ve  sonra, yazdığı yazı yüzünden o kulunu “Neden bunu böyle yaptın / yapmadın?” diye sorguya çeker mi? Böyle bir şey olabilir mi? Hesap günü sorguya çekilen kullar;  “Benim ne suçum var Yüce Rab’bim? Kaderim böyleymiş… Allah yazımı böyle yazmış.” derlerse ne olacak? Bu manadaki kader anlayışı mantık dışıdır.

Bugün ki inancımızda yer alan ”kader” ya da “alın yazısı”  kavramlarını çok iyi düşünmemiz gerek. Yüce Allah iman ettiğimiz Kitabımızda bizleri pek çok ayette uyarıyor ve bizlere emrediyor…

“Aklınızı kullanın.”

“Düşünüp aklınızı kullanın.”

“Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”

“İman ettim” dediği Kitaptan haberi olmayan bizler, aklımızı kullanmayıp, “kaderimiz böyleymiş” diye düşünür ve yaşarsak en büyük hatayı yapmış oluruz.

Aslında, kadere/alın yazısına ‘bilinçsizce’ inanırız ama gerçekte ‘kadere inanmadığımızı’ da bilinç dışı sergileriz. Şöyle örnekleyeyim…

3 yaşındaki küçük çocuğunu ‘oynasın’ diye deniz kıyısındaki dalgaların önüne bırakıp, sonra da ‘kaderinde varsa  boğulur’ diye düşünüp arkasını dönen ve ilgilenmeyen anne baba gördünüz mü?.. Göremezsiniz!.. Anne-babanın çocuğunu koruma altına alması, ona zarar gelmesini engellemeleri, Yüce Allah’ın o çocuk için yazdığı(!) alın yazısına karşı gelmelerinden değil, akıllarını kullanmalarındandır.

Bir örnek daha verelim…

Trafiktesiniz… Yaya olarak karşıya geçeceksiniz… Yayalara yeşil ışık yandığında dahi sağınıza/solunuza bakmadan karşıya geçmiyorsunuz!.. Yüce Allah’ın ‘aklınızı kullanın’ emrini düşünüp, dalgın bir sürücünün kazasına uğramamak için bilinçaltında kendinizi koruyorsunuz.  Yaptığınız budur… Yoksa, Yüce Allah’ın kaderine/alın yazısına(!) karşı çıkma gibi bir düşünceden değildir.

Konu ile ilgili olarak insanlarımız arasında şöyle bir düşünce de çıkıyor karşımıza…

“Ne yani!.. Yüce Allah ne olacağını bilmiyor mu?”

Tabii ki biliyor… O, her şeyi bilendir. Yüce Rab’bimiz, bizlerin ne yapacağımızı, yazdığı için değil, bizlerin ne yaptığımızı bildiği için her şeyi biliyor.  “Gaybı (geleceği) ancak O bilir.” Yüce Rab’bimiz yarattığı bütün canlılara akıllarını kullanarak seçimlerini özgürce yapma hakkı vermiştir. Bizler de farkında olarak/olmayarak tercihlerimizi her zaman kendimiz seçiyoruz.

Tekrar düşünelim… Madem bizlerin kaderini/alın yazısını, Yüce Allah yazdı; işlediğimiz günahların, yapmadığımız sevapların hesabını  neden bizden sorsun? İsra Suresi 13. Ayeti hatırlayalım…

“Her bir insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık. Nitekim Kıyamet Günü onun önüne, (dünyada yapıp ettiği) her şeyi kayıtlı bulacağı bir sicil koyacağız.”

Özetlersek; kaderimizi/alın yazımızı,  özgürce yaptığımız seçimlerimizle bizler yazıyoruz.

Unutmayalım ki; Yüce Allah bizleri, yaptıklarımızda/yapmadıklarımızdan, aklımızı kullanmaktan/kullanmamaktan ve sadece indirdiği Kitaptan sorguya çekecektir. Bundan hiç şüphemiz olmasın.

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

Reklamlar

BUHARİ’DEN  MASALLAR…

indir

 İnternete girip ‘sahihi buhari’ yazdığımda karşıma çıkan ilk siteye girdim. Biraz göz attıktan sonra aşağıdaki sahih(!) hadisi buldum. Hadisin konusu hakkında yazmayacağım… Hadisin nasıl hadis olduğundan bahsetmeye çalışacağım. Sizlerle de paylaşmak istediğim işte o hadis…

..”

5- Hamr’ı Halâl Saymak İsteyen Ve Ona Hamr’dan Başka İsim Veren Kimseler Hakkında Gelen Haberler Babı

Ve Hişâm ibnu Ammâr şöyle söyledi: Bize Sadaka ibnu Hâlid tahdîs etti. Bize Abdurrahmân ibnu Yezîd ibn Câbir tahdîs etti. Bize Atıyye ibnu Kays el-Kilâbî tahdîs etti. Bize Abdurrahmân ibnu Gan-min el-Eş’arî tahdîs edip şöyle dedi: Bana Ebû Âmir yâhud Ebû Mâ­lik el-Eş’arî tahdîs etti: Vallahi o bana yalan söylemedi. Kendisi Peygamber(S)’den işitti ki, şöyle buyuruyordu: “Yemîn olsun, üm­metimden muhakkak birtakım kavim/er meydana gelecektir. Bun­lar ferci (yânı zina etmeyi), ipek elbiseler giymeyi, şarâb içmeyi, çal­gı âletleri çalıp eğlenmeyi halâl ve mübâh sayacaklar. Ve yine birtakım (merhametsiz) zümreler de bir dağın yanına (dağ mesirelerine) konak­layacaklar, onlara âid koyun sürüsü ile çoban sabahları yanlarına ge­lecek (akşamlan gidecek). Bunlara fakır kişi bir hacet için gelecek de bu duygusuz insanlar fakire: Haydi (bugün git), bize yarın gel! diye­cekler. Bunun üzerine Allah (eğlendikleri) dağı geceleyin üzerlerine indirip bir kısmını helak edecek, (sağ kalan) öbürlerini de kıyamet gününe kadar maymunlar ve domuzlar suretine tebdil edecektir” [1]

..”

Büyük din alimi(!) Buhari’nin, Peygamberimizin vefatından yaklaşık 200 yıl sonra yaptığı araştırmalar sonucu oluşturduğu hadis aynen böyle… (Günümüz muhaddis yardımcıları da hadisteki parantez içi bildirimlerle kendi düşüncelerini/anlayışlarını yansıtmayı ihmal etmemişler!) Buhari isimli alim(!)  bu olayı kimden öğrendiğini  kısaca şöyle anlatıyor;

Ammar rivayet etti… Ammara da Hâlid rivayet etmiş… Hâlid’e de Câbir rivayet etmiş… Câbir’e de Kilâbî rivayet etmiş… Kilâbî’ye de el-Eşarî rivayet etmiş… “Vallahi bana yalan söylemedi!.. Peygamberden duymuş” diye başlıyor…

Buhari isimli bu alim(!)  Peygamberimizin vefatından 200 yıl sonra,  Peygamberimizin  neler söylediğini işte böyle anlatıyor. İşte sana  “Peygamber  sözü” dediğimiz  “hadis”.  Hem de şahitli!..

Diğer muhaddislerin “hadis” dedikleri rivayetler de hemen hemen aynı. Birbirlerinden hiç farkları yok!

*

Fazla değil, biraz olsun aklımızı kullanabilsek doğru yol hiç de uzak değil ama farkında bile değiliz.

Peygamberimiz, “Ben yalnız bana vahyolunana uyarım.” dediği Allah’ın ayetlerini, Mekke’de, Medine’de, tüm çevresindekilere, tanıdıklarına-tanımadıklarına, Allah’a iman etmek isteyen herkese, onların gözlerinin içine baka baka, nefesiyle, iki dudağından çıkan kelimelerle söylemiştir. Binlerce ayeti doğru yola gitmek isteyenlere kendisi söylemiştir.

Peki ya muhaddisler? Buhari, Tırmızî ve diğerleri, Peygamberimizi, O’nun zevcesi Aişe’yi hiç görmüşler mi? Peygamberimle aynı yolda yürüyen, sohbet eden O’nun sahabesinden kiminle görüşmüşler? O’nun komşularından hangisi ile tanışmışlar? Buhari isimli din alimi(!) yukarıdaki hadisi rivayet ederken; el-Eşarî’yi, Kilâbî’yi, Câbir’i, Hâlid’i görmüş mu? Hayır… O ona demiş!.. O da ona demiş… Ona da o demiş… Rivayetler rivayetleri kovalamış ve bugün, Yüce Allah’ın Kitabına maalesef eş koşulan, “hadissiz olmaz” denilen yeni bir din ortaya çıkmış!..  Buhari ve diğerleri de, masalların, rivayetlerin sahipleri  din alimleri(!) olarak karşımıza çıkmışlar!..

Oysa, “yalnız Allah’a kulluk ederiz” diyen biz inanlar hiç düşünmüyoruz. Bu Buhari ve diğer muhaddisler, o günün teknolojisiyle, kendilerinden 200 yıl önce yaşayan bu insanlardan, kimin kime ne söylediğini nasıl biliyorlar!..

Peygamberimizin, her gün defalarca “bizi doğru yola ilet” diyen “Müslüman” ümmeti, Yüce Allah’ın Kitabını duvara asmış, Kitabın ayetlerinden habersiz, iste bu rivayetlerin peşlerine takılmışlar güya  ‘doğru yol’u arıyorlar!.. Hem Peygamberimizin iki dudağının arasından çıkan sözlerin olduğu Kitabı duvara asacağız, hem de her gün Allah’ın huzuruna çıkıp “bizi doğru yola ilet” diyeceğiz… Ondan sonra da Allah’ın Kitabını bırakıp ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmediğimiz rivayetlerin peşinden ‘din’ diye koşacağız ve sonunda Allah’tan cenneti isteyeceğiz öyle mi?..

Kendimize gelelim!.. Kendimizi, çevremizi, herkesi kandırabiliriz… Ama (haşa) Yüce Allah’ı kandıramayız!.. O, her şeyi gören, her şeyi bilendir. O’nun  “Cenneti haram kıldıklarından” olmamak için düşünüp aklımızı kullanalım. O’nun dinini, tıpkı Peygamberimiz gibi, O’nun Kitabına göre,  arı-duru dini yaşayalım. Hani hep diyoruz ya, “Peygambere itaat edelim…” İşte o gün bugündür. Buhari ve diğerlerinin masallarının peşinden gideceğimize, Peygamberimize itaat ederek, O’nun yaptığını yapalım ve sadece bize tebliğ edilene, Kur’an-ı Kerim’e uyalım… Yüce Allah’ın dediği gibi…

“Rabbinizden size indirilene uyun…”

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

[1]   enfal.de/buhari/ sitesinden alınmıştır.

KUR’ANDAKİ  MÜSLÜMANLIĞI YAŞAMAK…

“Ya her gün  ‘bizi doğru yola ilet’  diye yakardığımız Rab’bimizin doğru yolunda olacağız,  ya da ‘gazaba uğramış, sapkınların’  yolunda!..”

yol

Zühruf Suresi 44. Ayet: “Gerçek şu: Bu Kur’an sana ve toplumuna elbetteki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.”

Yüce ALLAH, Elçisi’ne böyle vahyediyor…  Bu ayet Mushaf’ta da yer aldığına göre, Allah’ın Elçisi/Peygamberimiz etrafındaki sahabeye bu ayeti söylememiş olabilir mi? Tabii ki söylemiştir. Hem de her fırsatta ve defalarca söylemiştir. Öyleyse düşünelim…

Şayet gerçek bir Müslüman isek; hayat rehberimiz olması gereken Kur’an-ı Kerim’i hatırlıyor muyuz?

Şayet gerçek bir Müslüman isek; hayat rehberimiz olması gereken Kur’an-ı Kerim’i düşünüyor muyuz?

Şayet gerçek bir Müslüman isek; hayat rehberimiz olması gereken Kur’an-ı Kerim’in  şerefini koruyup, öğüt alıyor muyuz?

Şayet gerçek bir Müslüman isek; hayat rehberimiz olması gereken Kur’an-ı Kerim’i yaşıyor muyuz?

Yukarıdaki sorulara samimi olarak olumlu cevap verenlerin sayısını yüzdeye vurmam gerekirse yüzde beş çok iyi rakamdır diye düşünüyorum. Yani, her yüz Müslümandan sadece beş Müslüman, iman ettiği Kur’an-ı Kerim’in ne dediğini düşünüp anlıyor ve O’na göre yaşıyor. Geriye kalan yüzde 95’inin iman ettiği Kitabın ne dediğinden haberi bile yok!..

Kısacası biz Müslümanların çok büyük bir çoğunluğunun ‘iman ettik’ dediğimiz Kur’an-ı Kerim ile ilgimiz yok. Şayet okuyorsak da Arapçasını sevap kazanmak için okuyoruz. Düşünüp öğüt ve ibret almak için değil!..

Öğrencilik hayatımızda hepimiz yaşamışızdır. Öğretmenimiz yazılı yapacağım dediğinde soruların çıkacağı konuları kabaca söyler, “şuralara çalışın” derdi. Bir Müslümanın dünya hayatı için de durum aynı… Yüce Rab’bimiz neye çalışmamız gerektiğini açık seçik söylüyor.

Yüce Allah diyor ki; “Kur’an-ı Kerim’den sorumlu tutulacaksınız.”

Hesap vereceğine, sorgulanacağına inanan bir Müslümanın yapması gereken de, sorumlu olduğu dersi doğru dürüst çalışmak, O’na göre yaşamak değil midir? O halde bizler neden gerçek dersimizi çalışmıyor da başka başka kitapları çalışıyoruz? Bu yaptığımız doğru mu?

Şöyle düşünelim… Öğretmen bizi Türkçe’den sınav yapacağını söylüyor, ama bizler elimize geçen diğer kitapları; tarih, coğrafya, matematik, fizik, kimya çalışıyoruz!.. Türkçe ile ilgimiz dahi yok!.. Eeee sonra? Türkçe’den çaktık!.. Şunu söylemeye çalışıyorum. Kur’an-ı Kerim’i çalışmıyorsak, bilmiyorsak  ‘hesap günü’ de çakacağız!.. O gün ‘kesinlikle’ apışıp kalacağımızı hiç aklımızdan çıkarmayalım ve o günü düşünerek yaşayalım.

Yukarıda yazdıklarım ve sonrasında yazacaklarım, “Müslümanım” diyenlere sadece bir hatırlatmadır. Neye iman ettiklerini sorgulayarak, derslerini daha bilinçli çalışmaya davet etmektir.

Beni sakın yanlış anlamayın!.. Kimsenin inancına karışmam!. Herkes dilediği gibi inanır ve yaşar. Bu onun kararıdır ve buna en büyük saygıyı ben gösteririm. Benim yazdıklarım, “Müslümanım” diyen inananlar içindir…

Ben bu inanan Müslüman alemini iki gruba ayırıyorum.

Birincisi grup; “Samimi/Gerçek Müslümanlar”… Bunlar Yalnız Allah’a teslim olanlardır. Allah’ın yanına kimseyi koymazlar. Yalnızca Allah’ın emirlerine, Kur’an-ı Kerim’in yazdıklarına uyarlar. O’nun berisinden bir takım velilerin peşlerine takılıp gitmezler. Allah’tan korkarlar ve dünya hayatını, ‘hesap gününü’ düşünerek yaşarlar. Hangi Kitaptan sorumlu olduklarının bilincindedirler. Onlar, düşünüp akleden gruptur.

İkinci grup; “Dilde Müslümanlar”… Bu kardeşlerimiz de iyi niyetli ve Allah’a teslim olanlardır. Ancak, bu kardeşlerimiz, Allah’ın yanına bir takım veliler koymadan yapamazlar!.. Her gün defalarca “Yalnız sana kulluk ederiz” dedikleri Allah’ın yanında, kulluk yaptıkları velileri de vardır. Haşa, Allah’a taptıklarından daha çok bu kullara taparlar!.. Onların peşinden giderler! ‘İman ettik’ dedikleri Allah’ın kitabı duvarlarında asılıdır. Okumak istediklerinde, anladıkları dilde okumadıkları için çoğu inanan ne okuduğunu da anlamaz. Ama diğer kulların kitapları ellerinden düşmez. O kitaplara göre düşünür, Allah’ın emirlerini o kitapların dizaynına göre yaşarlar. Takvim yapraklarından dahi medet umanlardır!.. Bu grup, Allah’ın kitabını sadece ‘sevap kazanmak için’ okur. Onlar için  önemli olan sayılardır. Velilerin dedikleri sayılara ulaşılması esastır…

*

Değerli Müslüman Kardeşim,

Şayet ‘Yalnız Allah’a teslim olanlardan’ isen; düşünüp aklını kullan. Yalnız Allah’a kulluk et ve yalnız sorumlu tutulacağın Kitaba göre yaşa… Bundan başkası beyhude çabadır,  seni doğru yoldan saptırır ve Yüce Allah’ın “Cenneti haram kıldım” dediklerinden olursun!.. Sakın!..

Yüce Allah bütün kullarına özgürce ‘seçme’ hakkı tanımış. Burada da seçimi bizlere bırakmış. Düşünüp kararımızı verecek ve doğruyu/yanlışı bizler seçeceğiz. Ya her gün ‘bizi doğru yola ilet’ diye yakardığımız Rab’bimizin doğru yolunda olacağız, ya da ‘gazaba uğramış, sapkınların’ yolunda!..

En doğrusunu ALLAH bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

İSLÂMİYET,  YAHUDİLİK  ve  HIRİSTİYANLIK  AYRI  AYRI DİNLER MİDİR?

Bu üçlü arasında din konusunda kavram kargaşası yaşanmaktadır. Sadece biz Müslümanlar için değil, Yahudiler ve Hıristiyanlar için de kesinlikle anlaşılması gereken bir konu. Kur’anı okuyup anlamaya  çalıştığımda, sık sık kullanılan aşağıdaki kavramların yanlış olduğunu düşünüyorum.

“Semavi dinler”

“İbrahimî dinler”

“Tevhid dinleri”

“Dinlerin kardeşliği”

Allah’ın dinini konuşuyorsak “dinler” diyerek kullanılan çoğul bir ifade çok yanlıştır.

*

Konunun biz Müslümanlar açısından net anlaşılması için “İslâmiyet” kavramının  açıklanması gerekir diye düşünüyorum. Bu konuda yaptığım araştırmalara göre;

İslâmiyet: Kelimenin kökü s-l-m (selam) kökünden gelmekte ve barış ve esenliği vurgulamakla beraber Kur’an’daki anlamı “teslimiyet” tir… Bu teslimiyet; koşulsuz olarak yalnız ve yalnız Allah’a teslimiyeti ifade eder. Yani bizler, İslâmiyet” kelimesini kullanmamız gereken yerde “Allah’a teslimiyet” kavramını kullandığımızda konu çok daha netleşecektir.  Örnek vermemiz gerekirse; Al-i İmran Suresinin 19. Ayetinin ilk cümlesi olan “Allah katında din İslâmiyettir (İslamdır).”  cümlesini “Allah katında din yalnız Allah’a teslim olmaktır.”  olarak anladığımızda çok şeyin değişeceğini söyleyebilirim.

Ayeti anlaşılması gereken şekilde tekrar yazıp üzerinde düşünelim…

Al-i İmran Suresi 19. Ayet: “Allah katında din YALNIZ ALLAH’A TESLİM OLMAKTIR.”

Ayeti bu şekilde anladığımızda, Allah’ın dininin (İslâmiyetin) yalnız biz Müslümanlara has olmadığını, Allah’a teslim olan diğer bütün Peygamberleri ve kavimlerini de içine aldığını göreceğiz. Doğru anlayış da budur. Zaten “Müslüman” kelimesi de Allah’ın elçisi ve Peygamberi Muhammed’in kavminden olanları ifade etmekle beraber bu konuda “Allah’a Teslim olan” anlamına gelmektedir.           

Bu açıklamalardan sonra asıl konumuza dönelim… Yazının başlığı olan soruyu tekrar soralım.

İslamiyet, Yahudilik ve Hıristiyanlık ayrı ayrı dinler midir?

Bu sorunun cevabı, Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in yukarıda yazdığım Al-i İmran Suresi 19.  ayetinde verilmiştir.  “Allah katında din İslâmdır/İslâmiyettir. …”  Yani, Allah nezdindeki din; tek İlah/Tanrı olarak yalnız Allah’a teslim olmaktır.

İlk Peygamber Adem’den bu yana bütün Peygamberler Müslümandır (Teslim olan) ve  Allah’ın dini İslamiyeti (Allah’a Teslimiyet) yaşamışlardır ve yaşatmaya çalışmışlardır. Bu nedenle, Müslüman ve Müslümanlık kavramı sadece Peygamberimizle birlikte ve sadece Peygamberimize ve onun kavmine verilmiş bir kavram değildir. Peygamberimizden öncede İslamiyet ve Müslümanlık vardı. Konuyu İslâmiyet ve Müslümanlık olarak değil, ‘Teslimiyet’ ve ‘Teslim olma’ olarak düşünmeliyiz.

*

Kur’andan okuyalım…

Bakara Suresi 131-133 ayetler: Rabb’i ona, “Müslüman olup bana teslim ol!” dediğinde o şu cevabı vermişti: “Teslim oldum âlemlerin Rabb’ine!” İbrahim de oğullarına şunu vasiyet etti, Yakub da: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçmiştir. O halde ancak müslümanlar olarak can verin.” Yoksa siz, Yakub’a ölümün gelip çatışına tanıklar mıydınız? Hani, oğullarına şunu sormuştu: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Cevapları şu olmuştu: “Senin ilâhına, ataların İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın ilâhına, tek ve biricik olan ilâha kulluk edeceğiz; biz yalnız O’na teslim olanlarız.”

Şu bilgiyi de not ederek devam edelim… İshak Peygamber İbrahim Peygamberin oğlu olup; Musa ve kardeşi Harun Peygamberler ile İsa Peygamberin annesi Meryem de  İshak Peygamberin soyundan gelmektedir. Dolayısıyla, Musevilerin de (Yahudiler) İsevilerin de (Hıristiyanlar) soyu, Kur’andaki  Müslümanlardan (Teslim olan) olan İbrahim Peygambere dayanmaktadır.

Peygamberimizle ilgili olarak Kur’anda geçen “Ben Müslümanların ilkiyim.” ayetini, kendisine Kitap indirilen Peygamberimizin, “kavminin ilk teslim olanı” olarak anlamamız gerektiğine inanıyorum.

*

Toparlarsak; İslamiyet, Yahudilik, Hıristiyanlık diye ayrı ayrı üç din yoktur!..

Allah katında tek bir din vardır… Arapça karşılığı “İSLÂMİYET” olan ve İlk insandan bu yana bütün Peygamberlerin ve kavimlerinin teslim olduğu “ALLAH’A TESLİMİYET” dinidir.

Allah’a teslimiyette değişen sadece Peygamberler, Kitaplar ve kavimlerdir… Kitap verilmeyen Peygamberlerin  Allah için söyledikleri ile  kendilerine Kitap verilen/indirilen Peygamberlerin Kitaplarında istenenler özünde aynıdır. Allah bütün Peygamberlerinden ve  yarattığı kullarından, yalnız ve yalnız tek ilah olarak kendisine teslim olmalarını istemiş ve kurallarını buna koymuştur.

Aşağıya yazacağım biribirinin hemen hemen aynı olan şu iki ayeti de aklımızdan hiç çıkarmamamızda yarar var.

Bakara Suresi 136. Ayet: Şöyle deyin: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, onun torunlarına indirilene, Mûsa’ya ve İsa’ya verilene ve diğer nebilere verilene inandık. Bunlar arasından hiç kimseyi ayırmayız. Biz yalnız O’na/Allah’a teslim olanlarız.” 

Al-i İmran Suresi 84. Ayet: De ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına indirilmiş olana, Musa’ya, İsa’ya ve diğer nebilere Rablerinden verilmiş bulunana inandık. Onlardan hiçbirini ötekinden ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.”

Son cümleler… İslâmiyet (Teslimiyet); Koşulsuz olarak yalnız ALLAH’a teslim olmayı emreden, bütün Peygamberleri ve Kitapları içinde barındıran ALLAH’ın tek dinidir.

Ve “TEK DİN ALLAH’A TESLİMİYETTİR…”

En doğrusunu ALLAH bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

İMAM  KARDEŞLERİME HATIRLATIYORUM

diyanet_hutbe_h91844_be5a7

Tüm imam kardeşlerime esenlik ve güzellikler dileyerek başlamak istiyorum yazıma.

Onların yeri bende bir başkadır. İçlerinde bağrıma bastıklarımda oldu, kızdıklarımda…  Neden kızdığımı hiç içime atmadam anında söyleyenlerden olduğum için hep karşılıklı konuşmuşumdur onlarla.  Keyifle saf tutmuşumdur arkalarında… Yanlış yapıyor olduklarını düşündüğümde uyarmışımdır onları.

Bugünkü yazımda da bir şeyler söyleyeceğim bu değerli kardeşlerime.

Ben biliyorum ki, bütün imam kardeşlerim Allah’ın yardımcılarıdır. Tıpkı Saf Suresinde Yüce Rab’bimizin söylediği gibi.

Saf Suresi 14. Ayet: Ey iman sahipleri! Allah’ın yardımcıları olun! Hani, Meryem oğlu İsa, havarilere: “Allah’a gidişte benim yardımcılarım kimdir?” demişti de, havariler: “Biz, Allah’ın yardımcılarıyız!” cevabını vermişlerdi. Bunun ardından, İsrailoğullarından bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihayet biz, iman sahiplerini düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler.

Evet… Ben, iman sahibi bütün imam kardeşlerimi Allah’ın yardımcıları olarak görüyorum. Bu nedenle yaptıkları görevin ne kadar anlamlı, ne kadar ince ve fakat tüm bunların yanında çok çok zor bir görev olduğunu düşünmelerini istiyor ve görevlerini bu düşünce ile yapmalarını diliyorum.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki; Gözünüzü açıp kendinize gelin! Arı duru din yalnız ve yalnız Allah’ındır!”

Değerli kardeşlerim sizlerde biliyorsunuz ki, Yüce Rab’bimiz Zümer Suresi 3. Ayetine bu cümle ile başlıyor… Gerçek dinin, saf dinin yalnızca Allah’ın dini, yani Kur’an dini olduğunu söylüyor. Sizlere düşen görev, bunu her namaz öncesi gelen kardeşlerimize hatırlatmak. Hitap ettiğiniz kardeşlerinize yalnız ve yalnız Allah’ın dinini anlatmalısınız.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki; “Rabbinizden size indirilene uyun; O’nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz?”

Yüce Rab’bimizin A’raf Suresi 3. Ayetindeki bu öğüdünü de Müslüman kardeşlerimize her fırsatta hatırlatmalısınız ki, şeyhlerin, şıhların, cemaat ve tarikat liderlerinin peşlerine takılmasınlar… Onlara, doğru yolun Kur’andan ve Allah’ın arı, duru dininden geçtiğini her fırsatta anlatmalısınız.

* Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Konuşmalarınızda Peygamberimizden de tabii ki bahsedeceksiniz… O’nun şanını şerefini de yücelteceksiniz… Ama n’olursunuz;  salavatlarla değil!.. Şefaatin ve hükmün yalnız ve tümden Allah’a ait olduğunu, her konuşmanızda, Kur’anı okumayan Müslüman kardeşlerinize duyurunuz.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Allah’ın dininin doğru anlaşılmasında en büyük görev sizlere düşüyor. Sizler sadece Allah’ın Kitabı ile Müslümanları yönlendirirseniz doğru yolu bulacaklardır. Yoksa, “Müslümanım” diyen kardeşlerimizin, kendilerini doğru yol üzerinde zannedip, hayatları boyunca şeytanın ayak izlerini takip edeceklerinden hiç şüpheniz olmasın. Bu durumu engellemek, onlara en yakın kişiler olarak  büyük ölçüde size düşüyor.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Namaz kıldırdığınız Müslüman kardeşlerinize dini “Türkçe” anlatınız. Bir çoğu Arapça biliyor olabilir… Olsun!.. Sizler içlerinde Arapça bilmeyen bir kişi olduğunu düşünerek dini konuları Türkçe anlatınız. Hitap ettiğiniz insanların anladıkları dili konuşunuz… Nasıl ki İncil;  Süryani alfabesinde Aramice yazılmış, fakat Almanya’da Almanca, İngiltere’de İngilizce, İtalya’da İtalyanca, İspanya’da İspanyolca anlaşılıyor ve anlatılıyorsa, Arapça yazılan Kur’an-ı Kerim’i de Ülkemizdeki inananların anlayabilmesi için onlara anladıkları dilden anlatın ve bu konuda onları teşvik edin. Ben biliyorum ki,  Allah’ın ne dediğimizi bilmemizi istediğini iman ettiğimiz Kitabımızın yazdığını sizlerde biliyorsunuz. ‘Allah’ın Yardımcıları’ olarak sizlerin yapması gereken, cemaate karşı yapacağınız bütün dini konuşmaları TÜRKÇE yapın… Sizleri dinleyen herkes, sizlerin ne dediğinizi, ne demek istediğinizi sizin ağzınızdan anlasın…

* Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Her zaman Kur’andan konuşun… Kur’anda olmayan şeyleri (Kur’anda varmış gibi) anlatmayın. Yüce Allah’ın, “Ey iman edenler” diyerek başlayan ayetlerinde, iman eden herkes için verdiği emri, sizler,  Allah’ın dışındaki bir takım velilere uyarak ya da kendi havanıza göre hüküm vererek “Cuma namazı kadınlara farz değildir!” asla söylemeyiniz. Bu örneği ve benzeri cümleleri söylerken binlerce kez düşünüp konuşunuz… Dinini öğrenmek isteyenler, doğruyu yapmak isteyenler  adına böylesi cümlelerin vebalinin tamamen size ait olacağını biliniz. Bunların hesabını Rab’bimiz sizin sayfanıza yazacaktır.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Camilerde/Mescitlerde kutlanan kutsal(!) gün ve gecelerin, Allah’ın Dininde yeri oluğunu ya da olmadığını inanan kareşlerimize mutlaka açıklayın. Kur’an da var mı, yok mu? Kur’anda yazmayan bir şey Allah’ın dininden midir? Bunları sizleri dinleyenlere mutlaka anlatın, açıklayın… Oraya gelenleri doğru bilgilendirmekten kaçınmayın.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Her gün beş vakit namaza gelenlere, “iman ettik” dedikleri kitabı okuyup anlamaları gerektiğini, bunun için de Kitabı anladıkları dilden okumalarını  söylemeyi unutmayın. Mutlaka ve mutlaka her namaz vaktinde hatırlatın onlara… Kitabı anladıkları dilden okuyup anlasınlar ve dinlerini  o Kitaba göre yaşasınlar…

*

İşte böyle değerli İmam Kardeşlerim… Yukarıda verdiğim örnekler gibi daha onlarca, yüzlerce konu var. Sizler, siz olun, Allah’ın Yardımcıları olun  ve yalnızca Allah’ın dinini konuşun ve anlatın onlara. Güzelliğin farkına varacaksınız.

Hani, çoğu vatandaşımızın düşündüğü gibi “Zaten ne yapıyorlar ki, 5 vakitte 40 rekat namaz kıldırıyorlar… Hepsi bu!”  diye düşünenlerden değilim.

Tam tersine!.. Ben, namaz kıldırmanızın ötesinde, sizlerin, yaptığınız ve yapacağınız  konuşmalarla inananları yönlendirmede, bilgilendirmede  Kur’an-ı Kerim’den sonraki belirleyiciler olduğunuzu düşünen ve Allah’ın dini konusunda vebalinizin çok çok büyük olduğuna inananlardanım.

Hesap günü, Yüce Rab’bimiz İslam alemini sorgularken, iman edenlerin çok büyük bir bölümünün, yaptıkları ibadetlerin doğruluğu  nedeniyle  sizleri göstereceğinden, dinlerini sizlerden öğrendiklerini  söyleyeceklerinden hiç şüpheniz olmasın…

Unutmayın!.. Vebaliniz çok ama çok büyük!.. Allah yardımcınız olsun…

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

“ELHAMDÜLİLLAH  MÜSLÜMANIZ (!)”

Önceki yazılarımda insanlarımıza hep “okuyun” dedim… Hep “anlayın” dedim. Hesap günü sorumlu tutulacağımız Kitabımızı “elimizden düşürmeyelim, sadece o kitabı okuyalım, anlayalım, o Kitaba göre yaşayalım” diye yazdım.

Aslına bakarsanız yazdıklarımın, inananlara pek faydası olduğunu söyleyemem.   Biz inananlar alışmışız dürtülmeye!.. Hep başkalarının yol göstermesine!.. Neyi, ne zaman, nasıl, ne için yapacağımızı çoğu zaman hep başkaları söyler. Onlar nasıl söylerlerse bizler de ona göre yaparız. sabahleyin nasıl uyanacağımızdan, gece yatağa girerken neyi nasıl yapacağımızı, hep bir takım sıfatlar yakıştırdığımız büyüklerimiz söylemişlerdir… Maalesef bu böyledir. Hele din konularında!.. Yataktan kalkarken önce hangi ayağımızı yere basmalıyız? Gece yatmadan önce hangi duayı kaç kere okumalıyız? Bunları ve benzerlerini büyüklerimiz bizlere öğretip ezberletmişlerdir. Öğretilenlerin büyük bir bölümü namaz, oruç ve hac üzerinedir. Çünkü Müslüman denilince akla ilk gelen üç kelimedir namaz, oruç ve hacdır. Bunlarla ilgili merak edilenlerde, bilinmeyenler de, danışılacak insanlarımızdır hocalarımız, büyüklerimiz.

“Hocam… Rükuya eğildiğimde elimin beş parmağını dizimize nasıl koymalıyız? Bitişik mi olacak yoksa aralıklı mı olacak”

“Dede, sen bilirsin… Sofrada hurma varken orucumu ekmekle açtım. Günaha girdim mi?”

“İsmail hocam, Allah nasip ederse bu yıl hanımla hacca gideceğiz de bize bir yol göstersen!.. Mahallelinin hepsinden mi helallik almalıyım yoksa sevmediğim, istemediğim bazılarından helallik almasam olur mu?”

Böylesi akıl almaz sorular ve cevaplardan bu güne kadar vazgeçmedik,  vazgeçmeyeceğiz!.. Çünkü “din” dediğimiz sadece(!) namaz, oruç ve hacdır… Gerisi hikayedir.

İşin en hazin tarafı ise; bütün bu soruların cevapları “iman ettim” dedikleri Kur’an-ı Kerim’de yazıyor olmasına rağmen, “Elhamdülillah Müslümanım” diyenlerimiz, Allah’ın emri olmasına rağmen O’nun kitabını açıp, okumak, anlamak ve Allah’ın ne dediğini, kullarından ne istediğini öğrenmek istemezler… Öğrenmek istediklerini, hocalarına, büyüklerine sorarlar. Böyle yaptıkça da farkında olmadan Allah’ın dininden uzaklaşırlar.

*

Birkaç gün önce gazete haberlerinde inanılmaz bir haber okudum. Haberi özet olarak yazıyorum.

Başı örtülü genç bayan mahalledeki oduncuya gelir… Cebindeki bütün paraları oduncuya uzatarak

“Bana altı liralık odun verir misiniz?” Şaşırmıştır oduncu…

“Hangi devirde yaşıyoruz bacım? Altı liralık odun olur mu?”

Sonuçta oduncu bir çuvala 10-15 kilo odun koyarak genç bayana verir ve ücretini de almaz.

Koşar adımlarla evine gelen genç kadının iki çocuğu tir tir titremektedir. Kadın çocuklarına sarılıp biraz olsun ısıtmaya çalıştıktan sonra “Sıkın dişinizi… Bakın odun getirdim… Az kaldı.. Birazdan sobamız yanacak ve ısınacağız.”

Odunları sobaya atmış, ancak ıslak odunlar yanmamıştı. Titreyen çocuklarını gören genç kadın dışarıdaki hurda kamyon lastiğini parçalayıp yakmayı ve ısınmayı denemişti ama yine olmamıştı. Çaresizdi kadın… Banyodaki saç kurutma makinesini fişe takıp çalıştırmış ve oğlunun eline tutuşturmuştu.

”Bak oğlum, ara sıra kardeşine de tut… O da ısınsın. Tamam mı?” dedikten sonra yan odaya geçerek kendini asıp yaşamına son vermiştir.

Haber böyleydi… Haberi okuduğumda gözlerim ıslanmanın çok ötesindeydi. Ve düşünüyordum… Hani laf açılınca mangalda kül bırakmayan bizler hep Peygamberimizden örnekler veririz. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”

Bu cümleyi söyleriz de yapmamız gerekeni yapmayız. “Elhamdülillah Müslümanım” diyenlerin çoğu o iki çocuklu kadını görmemişlerdi. Bir Müslüman olarak, ama az ama çok, ellerinden geleni yapmaları gerekirken onlar başka yerlerdeydi. Onlar bu ihtiyaç sahiplerini görmeyip, Allah’a karşı doğruyu(!) bulmaya çalışıyorlardı…

“Parmaklar bitişik mi olacak, aralıklı mı?” Bir diğeri de orucunu düşünüyordu… “Hangisi daha sevaptır hocam? Orucu hurma ile açmak mı, yoksa zeytin ile açmak mı?” “Elhamdülillah Müslümanım” diyen insanım, verdiği nimetler için Allah’ına şükredeceğine sevap derdine düşmüştür. Bu insanın ihtiyaç sahiplerine/muhtaçlara yönelmesi zaten beklenemez.

*

Bunları neden yazdım?

Tabii ki namazımızı kılacağız…

Tabii ki orucumuzu tutup, haccımızı da yerine getireceğiz.

Hiç bir inananın bunlara itirazı olamaz. Bu ibadetlerimiz “yapabilirlik/güç” ile ilgilidir. Yani; namaz kılacak gücün varsa kılarsın… Oruç tutacak gücün varsa oruç tutarsın… Hacca gidecek gücün varsa hacca gidersin. Bunları yapacak gücün yoksa Yüce Allah sana “Bunları neden yapmadın?” diye hesap sormayacak. Bunu ben söylemiyorum. Bakara Suresi 286. Ayetin ilk cümlesi söylüyor.

“Allah hiçbir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez/teklifte bulunmaz. …”

İnanan Müslümanlar olarak bilmediğimiz en önemli konu, din; sadece namaz, oruç ve hacdan ibaret değildir. Yüce Allah’ın çoğu zaman bu ibadetlerimizin önüne geçen emirleri vardır.

“Yoksulu doyurun.”  gibi…

“Yetim hakkı yemeyin!”  gibi…

“Sadakanızı verin.”  gibi…

“Zekatınızı verin.”  gibi…

“Hayırlı işlerde birbirinize destek olun”  gibi…

“Allah için Adaleti gözetip kollayın!..”  gibi…

“Paylaşın, yardımlaşın…”  gibi…

Yaşamımızın vazgeçilmezleri olacak daha nice emirleri, öğütleri var Yüce Allah’ın. Ama biliyor muyuz? Hayır!… Çoğumuz bilmiyoruz!.. Çünkü “İman ettim” dediğimiz Kitabımızdan haberimiz yok!.. Varsa, yoksa hocaların, büyüklerin ne dedikleri önemlidir bizler için. Onlar ne derse “din” o’dur. Allah’ın dini ise duvarlarda asılı durup, okunup, anlaşılmayı beklemektedir.

Hani ülkemiz için diyorlar ya! “Müslüman Ülke”…  Hiç birbirimizi kandırmayalım ve gerçek  “Müslümanlardan” olalım.

*

“Elhamdülillah Müslümanım” diyen Kardeşlerim… Gözünüzü açıp, kendinize gelin. “İki çocuğunu ısıtamadığı için” hayatına son veren çaresiz insanlarımız bizlere, bundan sonra yapacağımız salih amellerimiz/güzel hayırlı işleriniz için ibret ve örnek olsun… Yardımlaşmayı, yapabildiğimiz kadar/gücümüz yettiğince paylaşmayı, hatta hatta gülümsemeyi,  bir diğer insana bir “selamı / merhabayı” hayatımızdan çıkarmayalım.

Yoksa, bizler alnımızı secdeden kaldırmasak dahi, orucumuzu bir ay değil ömür boyu tutsak da, Yüce Allah bizleri affetmeyecektir. Bundan hiç şüpheniz olmasın.

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

ÜZGÜNÜM… NENELERİNİZLE  CENNETTE  BULUŞAMAYACAKSINIZ !..

“Bunu, izinden gittiğiniz büyükleriniz, evliya söylüyor.”

Bone

Şöyle etrafımıza bir bakalım. Metroda, otobüste, sokakta, caddede, evde, iş yerinde, kısacası her yerde başı örtülü bir bacımızı gördüğümüzde dikkat edin başörtüsünün altında bir bant daha var. Bunu kendilerine sorduğumda büyük bir çoğunluğu “bone”  olarak isimlendiriyor. Neden taktıklarını da sorduğumda hepimizin tahmin edebileceği cevap geliyor… “Allah’ın emri.”  Birkaç kızımıza sordum. “Bu emir,  Allah’ın Kitabının  neresinde, hangi ayetinde yazıyor?” diye… Çoğu cevap veremeyip başını çevirip diğerlerinden yardım istercesine arkadaşlarına bakıyor, bazıları da cevaplıyordu soruyu…

“Hocalarımız, büyüklerimiz öyle diyor!.. Onlar böyle söylüyorlarsa bizlerden çok daha iyi biliyorlardır ve biz onlara inanıp, güveniyoruz…”

Sohbeti biraz derinleştirdiğimiz de kızlarımızdan çoğu “ceza” konusunda bir türlü hem fikir olup birleşemiyorlardı!.. 40 yıldan başlayıp 80 yıla kadar, hatta çok çok daha fazla  “cehennemde yanma” cezasından söz ediyorlardı. Bu cezaları nereden öğrendiklerini sorduğumda ise hemen hemen hepsi aynı cevabı veriyorlardı. “Büyüklerimizden, okuduğumuz kitaplardan.”  Kitap kelimesi geçinde soruyordum… Kur’an da yazıyor mu? Kur’anı okusalar da okumasalar da yine hepsinin verdiği cevap “hayır” idi. Yani özetlersek; saçın görünmemesi olayını ve cezasını, büyüklerinden ve Kur’an dışındaki kaynaklardan öğrenmişlerdi. Hepsi de bunun doğru olduğunu, saçı görünenlerin cehennemde yanacaklarına inanıyorlardı…

Oysa başı örtmenin dışındaki bu bant/bone takma/saçın bir tek telini dahi göstermeme olayı öyle çok eskilere gitmiyordu! Ülkemizde en fazla 10 yıllık bir geçmişi vardı…

Kızlarımızdan bir tanesinin “Efendim ben kantine çay almaya gideceğim. Siz de içer miydiniz?” demesiyle içim o anda ısınmaya başlamıştı bile.

Çayımı yudumlarken boneli kızlarımızla sohbetim tüm hızıyla devam ediyordu. Konudan onlarda büyük bir keyif almışlardı.  Çoğunluk, cümlelerine “Hocam” diyerek başladığı için onlara, onların anladığı anlamda  “hoca” olmadığımı, sadece Kur’an ile çok fazla haşır/neşir olduğumu, inancımı sadece Kur’ana göre yaşayan birisi olduğumu söylemiştim.

Çayımın son yudumunu da içip teşekkür ettikten sonra konuya geri dönmüştüm… Hepsi orta-lise talebesi olan bu yavrularımıza soruyordum.

“Sanırım hepinizin anneanneleri, babaannesi yani bizlerin kısaca “nene” dediğimiz büyükleriniz vardır.”

 Hemen hemen hepsi gülümseyerek “var” olduklarını dile getirdiler. Onlara, nenelerinin sadece başörtüsü, eşarp, tülbent, yazma taktıklarını, onların zamanında bant/bone gibi saçı tamamen örten şeylerin olmadığı ve bu nedenle saçlarının bir kısmının da göründüğünü söyledim… Kızlarımızın hepsi gülümseyerek onaylıyordu…

Artık sohbetin sonuna gelmiştim ve ayrılmam gerekiyordu.

“Bu kısa sohbet ve gösterdiğiniz anlayış ve sabır için sizlere çok teşekkür ediyorum. Son olarak sizlere kötü bir haberim olacak…”

Bu cümleden sonra hepsinin yüzünde meraklı bir bekleyiş görünüyordu. Onları fazla merakta bırakmadım ve soru sormalarına dahi fırsat vermeden meraklarını  gidermiştim.

“Üzgünüm Çocuklar… Hiçbiriniz nenelerinizle Cennette buluşamayacaksınız!.. Tanıdığınız, tanımadığınız, yüzyıllar önce yaşamış çok çok iyi insanlar olan ata nenelerinizle Cennette buluşamayacaksınız!..”

Lisede okuduğunu söyleyen en büyükleri sormuştu…

“İyi ama efendim, bizlerin bir suçu, bir günahı yok ki! Neden onlarla Cennette buluşamayacağız?”

Gülümseyerek kızımızın gözlerinin içine bakarak konuşuyordum.

“Suçu, günahı olan sizler değilsiniz!.. Suçlular(!); kendilerini örnek aldığınız velilerinizin, büyüklerinizin sizlere anlattıklarına ve sizlerinde inancınıza göre, yaşamları boyunca sadece başlarını örten ama saçlarını gizleyemeyen NENELERİNİZ!.. Sizler Cennete, onlar ise Cehenneme(!) gidecekler… Bilmem anlatabildim mi?”

Oysa Yüce Allah Kitabında, A’raf Suresi 3. ayetinde bizleri şöyle uyarıyor. “Rabbinizden size indirilene uyun; O’nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”

En doğrusunu ALLAH bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN