Arşiv | Yaşam ve Din RSS for this section

SANA  NE  BUHARİDEN, TIRMIZÎDEN ?..

Davet

Yüce Rab’bin sana “OKU ve ANLA” diye emretti… Okuyup anladıysan mesele yok.

Yüce Rab’bin sana “düşün, aklını kullan” diye emretti… Düşünüp anladıysan ve aklını kullandıysan sorun değil.

Sonra sana dedi ki “Elçime itaat et… Elçime itaat bana itaat etmektir.” dedi. Sen de Elçiye itaat ettin mi? Hani Elçi diyordu ya “Ben yalnız bana vahyolunana uyarım.” Hah işte o… Elçinin yaptığı gibi sen de sana tebliğ edilene uydun mu?.. Öyleyse tamamdır. Sorun yok.

Elçinin “Yalnız bana vahyolunana uyarım.” dediği Kur’anda Yüce Allah ne diyordu? ”Namazı zamanında ve dosdoğru kıl.” Sen de namazını zamanında ve dosdoğru kıldıysan, kaza, maza aramadıysan sıkıntı yok.

Orucunu da Elçinin sana tebliğ ettiği gibi tuttun mu? Öyleyse sana ne Buharinin ne dediğinden?

Yüce Allah’ın Kitabında sana söylediği “bunları yap/yapma” emirlerine aynen uydun mu?

Yüce Allah’ın Kitabında sana söylediği “bunlar helal, bunlar haram” dediklerini biliyor ve dikkat ediyor musun?

Yüce Allah’ın Kitabında sana söylediği “bunlardan sakın!” uyarılarına harfiyen uyuyor, başta büyük günahlar olmak üzere zinadan, içki, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan sakınıyor musun?

Yüce Allah’ın Kitabında sana emrettiği gibi yetimin malını ve haklarını kolluyor musun?

Adaleti gözetiyor musun? Ölçüde, tartıda doğruyu yapıyor musun?

Akrabaya verdiysen, fakiri gözetip yolda kalmışa yadım ettiysen, sana ne Tırmızinin ne dediğinden?

Yalan söylemiyorsan, anne ve babana iyi davranıyorsan, onları hiç üzmüyorsan, komşunu çekiştirmiyorsan, kimsenin arkasından konuşmuyorsan, dedikodu nedir bilmiyorsan hiç üzülme. Yüce Rab’binin emrettiği gibi, yalnızca Kur’anın ipine sarılıp, velilerin peşine takılmamışsan, yatırlara gidip onlara yakarmamışsan ne mutlu sana…

Hele hele O’nun yanında bir takım kişileri/putları ilah edinmemişsen hiç korkma Kardeşim… Yüce Allah seninledir. Kur’anın izinden gidip, bütün bunları Yüce Allah’ın emrettiği gibi yapıyorsan; sana ne Buhariden, sana ne Tırmıziden?

Sen, Rab’binin emrettiği şekilde zekatını verip, muhtaçları sevindiriyorsan, yetimin başını okşayıp onları da mutlu ediyorsan, bil ki, Yüce Allah’ın iyi kullarındansın.

Elçiyi/Peygamberi, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde, ölçüyü kaçırmadan, haddini bilerek sevip yüceltmişsen, Peygamberler arasında hiçbirisini diğerlerinden ayırmamışsan (Bakara Suresi 2/285 ayet ve Nisa Suresi 4/152 ayet) ne mutlu sana… Senin ödülünü Yüce Allah vereceğini söylüyor.

Ömür denen şu kısacık hayatta iyi insan olmaya çalışmış ve bunu başarmışsan, güzel işler yapmışsan hiç canını sıkma… Cennetin kapıları sana açılacaktır.

Şimdi iyi dinle;

Rehberi, kılavuzu Kur’an olan sen biliyorsun ki,  senin Peygamberin gerçekten bir şey söylemişse o söz, Peygamberin nefesinden bizlere tebliğ ettiği Kur’ana aykırı olamaz ve doğrudur. Onun için Buhari, Tırmızi ve diğerleri ne anlatırlarsa anlatsınlar… Sen sakın elindeki Rehberi bırakma!..

Yüce Kitabımızda emredilen fiilleri en iyi şekilde uygulayan kul da olsan seni doğru yoldan döndürmeye çalışanlar olacaktır. Sana Elçinin/Peygamberin ahlâkından bahsedip, “İyi de, Peygamberimizin ahlâkını öğrenip, O’nun izinden gitmeyelim mi?” sorusunu haklı gibi sana soracaklardır.

Onlara de ki; “Tabii ki Peygamberimizin ahlâkı çok önemlidir… Yüce Allah’ın elçisi/Peygamberi ahlâkını Kur’andan almış ve dünya hayatını Kur’an ahlâkı ile bütünleştirerek yaşamıştır. O’nun kılavuzu/rehberi  yalnızca Kur’an olmuştur… Ayrıca “Ben yalnız bana vahyolunana uyarım.” diyen Peygamberim, Kur’anda emredilenlerin aksine bir eylem yapmaz.” Onun için bana ne Buhariden? Bana ne Tırmıziden? Bana ne diğerlerinden!.. Yüce Allah’ın sözlerinin yanında onların sözü mü olur?”

Ve sen Kardeşim,

Yüce Allah’ın Elçisi/Peygamberini, o Peygamberin yaşamış 10 nesil sonrası yakınını, sahabeyi dahi görmemiş, onlarla konuşmamış olan, ancak sözlerine tapılan  Buhariyi, Tırmıziyi ve diğerleri muhaddisleri, onların izinden giden hayranlarına bırakıp, Yüce Allah’ın Kitabı ve sözleri olan Kur’anın ipine sıkı sıkı sarıl ve yalnız O’na göre yaşa… Cennet senin ve senin gibilerle dolacaktır.

Düşün ve aklını kullan… Cehennem yakıtı olma!..

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

Reklamlar

“SİZİN  DİNİNİZ  SİZE,  BENİM DİNİM BANA.”

Rab’bine;  “Beni doğru yoldan ayırma Ya Rab’bim.” diye dua ediyorsan, öncelikle  doğru yolda olacaksın…

Kur'an

Öncelikle yazımın başlığı olan ayetin de bulunduğu  Kâfirun Suresini yazıyorum.

İyiliği sonsuz, merhameti bol Allah’ın adıyla…
1. De ki: “Ey nankör kâfirler!
2. Kulluk etmem sizin kulluk ettiğinize.
3. Siz de ibadet etmezsiniz benim ibadet ettiğime.
4. Kul değilim sizin taptığınıza,
5. Ve ibadet edenler değilsiniz benim ibadet ettiğime.
6. Sizin dininiz size, benim dinim bana!”

*

Yüce Allah, biz iman edenler için indirdiği Kitabında, onlarca ayetinde bizlere emrediyor… “Oku, anla, ibret al, düşün ve aklını kullan!..” İlk inen ayette (Alak Suresi 1. Ayet)  “İkra (Oku)…” emriyle okumamızı ve anlamamızı emrediyor. İman ettiğimiz Kitabımızı okuyup anlamak, dersler çıkarıp ibret almak, düşünüp aklımızı kullanarak doğru olanı yapmak… Öncelikli yapmamız gerekenler bunlar değil mi? Dinimizi neden iman ettiğimiz Kitabımızdan öğrenmiyoruz? Örneğin; orucun ne olduğunu, orucumuzu bozarsak ne olacağını, doğrusunu neden Kitabımızdan öğrenmiyoruz? Neden Kitabımızda olmayan, “Orucunu bozarsan, her gün için  60 gün oruç tutacaksın!..” denilen uydurulan bir cezaya çarptırılacağım? Bu cezayı kim veriyor diye sorgulamayacak mıyım?

Din adamları, din büyükleri, hacı, hoca dediklerimiz bakın nasıl düşünüyor!.. Onlar, “Ben Kitabımı okuyup anlamak istiyorum.” diyen inananlara; “O’nu sizler anlayamazsınız!.. O’nu yalnızca alimler anlar.” diyerek insanlarımızı okuyup anlamaktan, dinlerini öğrenmekten uzaklaştırmaktadırlar. Bir bakıma inanan kardeşlerimizi din konusunda kendilerine mahkum etmektedirler.

Dinini öğrenmek, iman ettiği Kitabı okuyup anlamak isteyen inananları boş ve yalan sözlerle engelleyenlere diyorum ki;

“Sizin dininiz size, benim dinim bana.”

*

“Bana Kur’an yeter.” dediğimde “Peygamberimizin sünneti olmadan olmaz!” diyor Ülkemdeki din adına söz sahibi(!) olan en üst kuruluş ve ulema!.. Diyorlar ki; “Peygamberimizin sünneti olmazsa din ve iman olmaz!.. Olursa da eksik olur!” Bu cümleyi ve benzerlerini söyleyenler, güya Peygamberimizi yücelttiklerini, O’nun izinden gitmek istedikleri için sünnetsiz olmaz diyorlarmış. Sünnetsiz olur mu, olmaz mı? İsterseniz bu soruyu Peygamberimize ve iman ettiğimiz Kitabımıza soralım… Ne dersiniz?

Allah’ın Elçisi Peygamberimiz diyor ki;

“… Yalnız bana vahyedilene uyarım ben!” (Enam Suresi 50. Ayet)

“… Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.” (Yunus Suresi 15. Ayet)

“… Ben sadece Rab’bimden bana vahyedilene uyuyorum.” (A’raf Suresi 203. Ayet)

Peygamberimizin yaptığını yapmak, O’nun izinden yürümek isteyen kardeşlerime söylüyorum… Ne duruyorsunuz? Siz de Peygamberimizin yaptığını yapın ve O’nun yolundan gidin. Yalnızca Kur’ana uyun!.. Yapabiliyor musunuz?

Şimdi de Yüce Rab’bimiz Kitabında ne diyor bir de O’na bakalım.

“Rab’binizden size indirilene uyun; O’nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (A’raf Suresi 3. Ayet)

“Gözünüzü açıp kendinize gelin! Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah’ındır! O’ndan başkasını veliler edinerek, “biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz.” diyenlere gelince, hiç kuşkusuz Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir. Şu bir gerçek ki, Allah, yalancı ve nankör kişiyi iyiye ve güzele kılavuzlamaz.” (Zümer Suresi 3. Ayet)

“Hep birlikte Allah’ın ipine sıkı sıkı sarılın. …” (Ali-İmran Suresi 103. Ayet)

İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki, onları sana hak olarak okuyoruz. Hal böyle iken Allah’tan ve onun ayetlerinden sonra hangi hadise/söze inanıyorlar?!” (Casiye Suresi 6. Ayet)

Benim Peygamberim sadece kendisine vahyolunana uymuş. Allah’ın Sünnetullahının dışında başka sözlere (hadislere) gerek duymamış. Peygamberimin sünneti; “sadece O’na uyarım” dediği Kur’an-ı Kerim’dir. Ben de tıpkı Peygamberim gibi yapıyor, sadece bana tebliğ edilene uyuyorum. Kur’an’ın birçok ayetinde emredildiği gibi “Peygambere itaat Allah’a itaat demektir.” cümlesi yalnız ve yalnız Kur’ana itaat demektir.

Yalnızca kendisine vahyolunan Kur’ana uyduğunu söyleyen Peygamberimiz Kur’an dışı, Kur’ana uymayan sözler söyler mi? Şayet, Peygamberimiz Kur’ana uymayan sözler de söylemiştir diyorsanız kusura bakmayın…

“Sizin dininiz size, benim dinim bana.”

*

Yüce Rab’bim Kitabında abdesti ve vakitleriyle namazı 5-10 ayette bizler için yazmış. Ama din alimleri(!), Allah’ın bu yazdıkları ile yetinmemiş, kendilerini (haşa) Allah’ın yerine koyarak abdesti ve namazları farz/sünnet ve diğer isimler altında ayırabildikleri kadar ayırmışlar, çeşitli isimler altında onlarca namaz uydurmuşlar ve Allah’ın arı-saf-duru dinini bozabildikleri kadar bozmuşlardır. İşte bu yüzden ben yeni bir din(!) uyduranlara ve uydurulan bu dinin  peşinden giderek, Allah’ın namazlarının dışında uydurulan namazları kılanlara  diyorum ki;

Allah Kitabında olmayan bu namazları Peygamberimiz de kılıyordu diyorsanız;

 “Sizin dininiz size, benim dinim bana.”

*

Yüce Rab’bim diyor ki;

“Hiç kuşkusuz, mescitler/secdeler Allah içindir. O halde, Allah ile birlikte bir başkasına yakarmayın/Allah’ın yanında bir başkası için çağrıda bulunmayın.” (Cin Suresi 18. Ayet)

“Bunlar Peygamberimizdendir.” diyerek; kandiller, mevlitler icat ederek sadece Allah için olan mescitlerde Allah’ın Kitabında olmayan bu mübarek(!) kutlamaları din(!) adına yapanlara diyorum ki;

Peygamberimiz sadece Kur’ana uydu… Allah’ın Kitabı Kur’anda ise ne kandiller var ne de mevlitler… Şayet sizler, Allah Kitabında olmayan kandilleri, mevlitleri  Peygamberimiz de kutlamış, Peygamberimizde yaşamış diyorsanız;

“Sizin dininiz size, benim dinim bana.”

*

Rab’bimiz Allah, birçok ayetinde biz inananları uyarıyor…

“Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.Birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeşler haline geldiniz.Ateşten bir çukurun kenarında idiniz; sizi oradan kurtardı.Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, doğruya ve güzele yol bulasınız.” (Ali İmran Suresi 103. Ayet)

“Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir.” (Enam Suresi 159. Ayet)

Hergün kırk kez “Yalnız sana kulluk ederiz” diyerek çeşitli isimler altındaki mezheplerde, cemaatlerde, tarikatlarda boy gösteren, onların şeyhlerine, şıhlarına, kula  kulluk edenlere diyorum ki;

“Sizin dininiz size, benim dinim bana.”

*

Allah’ın arı-duru-saf dini için yazacak, söyleyecek o kadar çok şey var ki!.. Ben yine doğru bildiğimi söyleyeceğim… “Bana KUR’AN YETER.” diyerek  bir ayet ile noktayı koyacağım.

“Gerçek şu: Bu Kur’an sana ve toplumuna elbetteki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.” (Zühruf Suresi 44. Ayet)

En doğrusunu ALLAH bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

KADER – ALIN YAZISI

  Kader

İman ettiğimiz Kitabımız Kur’an-ı Kerimde kaderin ne demek olduğu açık-seçik yazsada Kur’anı okumayan bizler için fazla bir şey ifade etmez.

Günümüz  din inancının vazgeçilmez düşüncesidir “kader ve kadercilik”.  Başımıza gelen her şeyi kadere bağlarız… “Allah böyle yazmış!..” , “Kaderi böyleşmiş!..” gibi…

Öncelikle “kader” Kitabımızda nasıl anlatılıyor, ne demek isteniyor ona bakalım.

Kamer Suresi 49. Ayet: “Şu bir gerçek ki, biz her şeyi bir ölçüye göre/bir kaderle yarattık.”

Zuhruf Suresi 11. Ayet: “Gökten bir ölçüye bağlı olarak/bir kaderle su indirmiştir O. O suyla biz ölü bir beldeyi hayata kavuşturduk. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.”

Benzer birçok ayet var. Ayetleri incelediğimizde, kaderin, bir ölçü olduğunu anlamakta zorlanmıyoruz. Sonsuz evreni yaratmadaki  ölçüdür “kader”… Örnek vermek gerekirse; Ay Dünyanın etrafında dönerken Dünyanın da aynı zamanda Güneşin etrafında dönmesi. Dünyanın Güneş etrafındaki dönüşünü 365 gün 6 saatte tamamlaması gibi…

Sonsuz evrenin milyarca yıldız ve galaksiden oluşması ve bu galaksilerin belirli bir düzen ve ölçü içerisinde uzayda yer almasıdır “kader”…  Bu oluşum içerisinde, Dünyamızda görülen bulutların, şimşek ve gök gürültüsü, yıldırım ve diğer doğa olaylarının oluşmasıdır “kader”… Yağmurun yağmasıdır. Evrenin bir ölçü içerisinde yaratılmış olması ve doğa olaylarının tümü “kader” dir. .

Özetlersek, kader; evrenin, İlahi Yaratıcı tarafından ölçülü bir biçimde yaratılması ve bu ölçü içerisindeki hareketleridir.

*

Gelelim kaderin inanç yönüne… Pek çoğumuz buna “Alın yazısı” da diyoruz. Yani Yüce Allah’ın her kulu için ayrı ayrı yazdığı, doğumundan ölümüne kadar geçen süre için kula özel bir yazı.

Oysa hiç düşünmüyoruz…  Yüce Allah her kulu için bir yazı yazar ve  sonra, yazdığı yazı yüzünden o kulunu “Neden bunu böyle yaptın / yapmadın?” diye sorguya çeker mi? Böyle bir şey olabilir mi? Hesap günü sorguya çekilen kullar;  “Benim ne suçum var Yüce Rab’bim? Kaderim böyleymiş… Allah yazımı böyle yazmış.” derlerse ne olacak? Bu manadaki kader anlayışı mantık dışıdır.

Bugün ki inancımızda yer alan ”kader” ya da “alın yazısı”  kavramlarını çok iyi düşünmemiz gerek. Yüce Allah iman ettiğimiz Kitabımızda bizleri pek çok ayette uyarıyor ve bizlere emrediyor…

“Aklınızı kullanın.”

“Düşünüp aklınızı kullanın.”

“Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”

“İman ettim” dediği Kitaptan haberi olmayan bizler, aklımızı kullanmayıp, “kaderimiz böyleymiş” diye düşünür ve yaşarsak en büyük hatayı yapmış oluruz.

Aslında, kadere/alın yazısına ‘bilinçsizce’ inanırız ama gerçekte ‘kadere inanmadığımızı’ da bilinç dışı sergileriz. Şöyle örnekleyeyim…

3 yaşındaki küçük çocuğunu ‘oynasın’ diye deniz kıyısındaki dalgaların önüne bırakıp, sonra da ‘kaderinde varsa  boğulur’ diye düşünüp arkasını dönen ve ilgilenmeyen anne baba gördünüz mü?.. Göremezsiniz!.. Anne-babanın çocuğunu koruma altına alması, ona zarar gelmesini engellemeleri, Yüce Allah’ın o çocuk için yazdığı(!) alın yazısına karşı gelmelerinden değil, akıllarını kullanmalarındandır.

Bir örnek daha verelim…

Trafiktesiniz… Yaya olarak karşıya geçeceksiniz… Yayalara yeşil ışık yandığında dahi sağınıza/solunuza bakmadan karşıya geçmiyorsunuz!.. Yüce Allah’ın ‘aklınızı kullanın’ emrini düşünüp, dalgın bir sürücünün kazasına uğramamak için bilinçaltında kendinizi koruyorsunuz.  Yaptığınız budur… Yoksa, Yüce Allah’ın kaderine/alın yazısına(!) karşı çıkma gibi bir düşünceden değildir.

Konu ile ilgili olarak insanlarımız arasında şöyle bir düşünce de çıkıyor karşımıza…

“Ne yani!.. Yüce Allah ne olacağını bilmiyor mu?”

Tabii ki biliyor… O, her şeyi bilendir. Yüce Rab’bimiz, bizlerin ne yapacağımızı, yazdığı için değil, bizlerin ne yaptığımızı bildiği için her şeyi biliyor.  “Gaybı (geleceği) ancak O bilir.” Yüce Rab’bimiz yarattığı bütün canlılara akıllarını kullanarak seçimlerini özgürce yapma hakkı vermiştir. Bizler de farkında olarak/olmayarak tercihlerimizi her zaman kendimiz seçiyoruz.

Tekrar düşünelim… Madem bizlerin kaderini/alın yazısını, Yüce Allah yazdı; işlediğimiz günahların, yapmadığımız sevapların hesabını  neden bizden sorsun? İsra Suresi 13. Ayeti hatırlayalım…

“Her bir insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık. Nitekim Kıyamet Günü onun önüne, (dünyada yapıp ettiği) her şeyi kayıtlı bulacağı bir sicil koyacağız.”

Özetlersek; kaderimizi/alın yazımızı,  özgürce yaptığımız seçimlerimizle bizler yazıyoruz.

Unutmayalım ki; Yüce Allah bizleri, yaptıklarımızda/yapmadıklarımızdan, aklımızı kullanmaktan/kullanmamaktan ve sadece indirdiği Kitaptan sorguya çekecektir. Bundan hiç şüphemiz olmasın.

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

BUHARİ’DEN  MASALLAR…

indir

 İnternete girip ‘sahihi buhari’ yazdığımda karşıma çıkan ilk siteye girdim. Biraz göz attıktan sonra aşağıdaki sahih(!) hadisi buldum. Hadisin konusu hakkında yazmayacağım… Hadisin nasıl hadis olduğundan bahsetmeye çalışacağım. Sizlerle de paylaşmak istediğim işte o hadis…

..”

5- Hamr’ı Halâl Saymak İsteyen Ve Ona Hamr’dan Başka İsim Veren Kimseler Hakkında Gelen Haberler Babı

Ve Hişâm ibnu Ammâr şöyle söyledi: Bize Sadaka ibnu Hâlid tahdîs etti. Bize Abdurrahmân ibnu Yezîd ibn Câbir tahdîs etti. Bize Atıyye ibnu Kays el-Kilâbî tahdîs etti. Bize Abdurrahmân ibnu Gan-min el-Eş’arî tahdîs edip şöyle dedi: Bana Ebû Âmir yâhud Ebû Mâ­lik el-Eş’arî tahdîs etti: Vallahi o bana yalan söylemedi. Kendisi Peygamber(S)’den işitti ki, şöyle buyuruyordu: “Yemîn olsun, üm­metimden muhakkak birtakım kavim/er meydana gelecektir. Bun­lar ferci (yânı zina etmeyi), ipek elbiseler giymeyi, şarâb içmeyi, çal­gı âletleri çalıp eğlenmeyi halâl ve mübâh sayacaklar. Ve yine birtakım (merhametsiz) zümreler de bir dağın yanına (dağ mesirelerine) konak­layacaklar, onlara âid koyun sürüsü ile çoban sabahları yanlarına ge­lecek (akşamlan gidecek). Bunlara fakır kişi bir hacet için gelecek de bu duygusuz insanlar fakire: Haydi (bugün git), bize yarın gel! diye­cekler. Bunun üzerine Allah (eğlendikleri) dağı geceleyin üzerlerine indirip bir kısmını helak edecek, (sağ kalan) öbürlerini de kıyamet gününe kadar maymunlar ve domuzlar suretine tebdil edecektir” [1]

..”

Büyük din alimi(!) Buhari’nin, Peygamberimizin vefatından yaklaşık 200 yıl sonra yaptığı araştırmalar sonucu oluşturduğu hadis aynen böyle… (Günümüz muhaddis yardımcıları da hadisteki parantez içi bildirimlerle kendi düşüncelerini/anlayışlarını yansıtmayı ihmal etmemişler!) Buhari isimli alim(!)  bu olayı kimden öğrendiğini  kısaca şöyle anlatıyor;

Ammar rivayet etti… Ammara da Hâlid rivayet etmiş… Hâlid’e de Câbir rivayet etmiş… Câbir’e de Kilâbî rivayet etmiş… Kilâbî’ye de el-Eşarî rivayet etmiş… “Vallahi bana yalan söylemedi!.. Peygamberden duymuş” diye başlıyor…

Buhari isimli bu alim(!)  Peygamberimizin vefatından 200 yıl sonra,  Peygamberimizin  neler söylediğini işte böyle anlatıyor. İşte sana  “Peygamber  sözü” dediğimiz  “hadis”.  Hem de şahitli!..

Diğer muhaddislerin “hadis” dedikleri rivayetler de hemen hemen aynı. Birbirlerinden hiç farkları yok!

*

Fazla değil, biraz olsun aklımızı kullanabilsek doğru yol hiç de uzak değil ama farkında bile değiliz.

Peygamberimiz, “Ben yalnız bana vahyolunana uyarım.” dediği Allah’ın ayetlerini, Mekke’de, Medine’de, tüm çevresindekilere, tanıdıklarına-tanımadıklarına, Allah’a iman etmek isteyen herkese, onların gözlerinin içine baka baka, nefesiyle, iki dudağından çıkan kelimelerle söylemiştir. Binlerce ayeti doğru yola gitmek isteyenlere kendisi söylemiştir.

Peki ya muhaddisler? Buhari, Tırmızî ve diğerleri, Peygamberimizi, O’nun zevcesi Aişe’yi hiç görmüşler mi? Peygamberimle aynı yolda yürüyen, sohbet eden O’nun sahabesinden kiminle görüşmüşler? O’nun komşularından hangisi ile tanışmışlar? Buhari isimli din alimi(!) yukarıdaki hadisi rivayet ederken; el-Eşarî’yi, Kilâbî’yi, Câbir’i, Hâlid’i görmüş mu? Hayır… O ona demiş!.. O da ona demiş… Ona da o demiş… Rivayetler rivayetleri kovalamış ve bugün, Yüce Allah’ın Kitabına maalesef eş koşulan, “hadissiz olmaz” denilen yeni bir din ortaya çıkmış!..  Buhari ve diğerleri de, masalların, rivayetlerin sahipleri  din alimleri(!) olarak karşımıza çıkmışlar!..

Oysa, “yalnız Allah’a kulluk ederiz” diyen biz inanlar hiç düşünmüyoruz. Bu Buhari ve diğer muhaddisler, o günün teknolojisiyle, kendilerinden 200 yıl önce yaşayan bu insanlardan, kimin kime ne söylediğini nasıl biliyorlar!..

Peygamberimizin, her gün defalarca “bizi doğru yola ilet” diyen “Müslüman” ümmeti, Yüce Allah’ın Kitabını duvara asmış, Kitabın ayetlerinden habersiz, iste bu rivayetlerin peşlerine takılmışlar güya  ‘doğru yol’u arıyorlar!.. Hem Peygamberimizin iki dudağının arasından çıkan sözlerin olduğu Kitabı duvara asacağız, hem de her gün Allah’ın huzuruna çıkıp “bizi doğru yola ilet” diyeceğiz… Ondan sonra da Allah’ın Kitabını bırakıp ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmediğimiz rivayetlerin peşinden ‘din’ diye koşacağız ve sonunda Allah’tan cenneti isteyeceğiz öyle mi?..

Kendimize gelelim!.. Kendimizi, çevremizi, herkesi kandırabiliriz… Ama (haşa) Yüce Allah’ı kandıramayız!.. O, her şeyi gören, her şeyi bilendir. O’nun  “Cenneti haram kıldıklarından” olmamak için düşünüp aklımızı kullanalım. O’nun dinini, tıpkı Peygamberimiz gibi, O’nun Kitabına göre,  arı-duru dini yaşayalım. Hani hep diyoruz ya, “Peygambere itaat edelim…” İşte o gün bugündür. Buhari ve diğerlerinin masallarının peşinden gideceğimize, Peygamberimize itaat ederek, O’nun yaptığını yapalım ve sadece bize tebliğ edilene, Kur’an-ı Kerim’e uyalım… Yüce Allah’ın dediği gibi…

“Rabbinizden size indirilene uyun…”

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

[1]   enfal.de/buhari/ sitesinden alınmıştır.

KUR’ANDAKİ  MÜSLÜMANLIĞI YAŞAMAK…

“Ya her gün  ‘bizi doğru yola ilet’  diye yakardığımız Rab’bimizin doğru yolunda olacağız,  ya da ‘gazaba uğramış, sapkınların’  yolunda!..”

yol

Zühruf Suresi 44. Ayet: “Gerçek şu: Bu Kur’an sana ve toplumuna elbetteki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.”

Yüce ALLAH, Elçisi’ne böyle vahyediyor…  Bu ayet Mushaf’ta da yer aldığına göre, Allah’ın Elçisi/Peygamberimiz etrafındaki sahabeye bu ayeti söylememiş olabilir mi? Tabii ki söylemiştir. Hem de her fırsatta ve defalarca söylemiştir. Öyleyse düşünelim…

Şayet gerçek bir Müslüman isek; hayat rehberimiz olması gereken Kur’an-ı Kerim’i hatırlıyor muyuz?

Şayet gerçek bir Müslüman isek; hayat rehberimiz olması gereken Kur’an-ı Kerim’i düşünüyor muyuz?

Şayet gerçek bir Müslüman isek; hayat rehberimiz olması gereken Kur’an-ı Kerim’in  şerefini koruyup, öğüt alıyor muyuz?

Şayet gerçek bir Müslüman isek; hayat rehberimiz olması gereken Kur’an-ı Kerim’i yaşıyor muyuz?

Yukarıdaki sorulara samimi olarak olumlu cevap verenlerin sayısını yüzdeye vurmam gerekirse yüzde beş çok iyi rakamdır diye düşünüyorum. Yani, her yüz Müslümandan sadece beş Müslüman, iman ettiği Kur’an-ı Kerim’in ne dediğini düşünüp anlıyor ve O’na göre yaşıyor. Geriye kalan yüzde 95’inin iman ettiği Kitabın ne dediğinden haberi bile yok!..

Kısacası biz Müslümanların çok büyük bir çoğunluğunun ‘iman ettik’ dediğimiz Kur’an-ı Kerim ile ilgimiz yok. Şayet okuyorsak da Arapçasını sevap kazanmak için okuyoruz. Düşünüp öğüt ve ibret almak için değil!..

Öğrencilik hayatımızda hepimiz yaşamışızdır. Öğretmenimiz yazılı yapacağım dediğinde soruların çıkacağı konuları kabaca söyler, “şuralara çalışın” derdi. Bir Müslümanın dünya hayatı için de durum aynı… Yüce Rab’bimiz neye çalışmamız gerektiğini açık seçik söylüyor.

Yüce Allah diyor ki; “Kur’an-ı Kerim’den sorumlu tutulacaksınız.”

Hesap vereceğine, sorgulanacağına inanan bir Müslümanın yapması gereken de, sorumlu olduğu dersi doğru dürüst çalışmak, O’na göre yaşamak değil midir? O halde bizler neden gerçek dersimizi çalışmıyor da başka başka kitapları çalışıyoruz? Bu yaptığımız doğru mu?

Şöyle düşünelim… Öğretmen bizi Türkçe’den sınav yapacağını söylüyor, ama bizler elimize geçen diğer kitapları; tarih, coğrafya, matematik, fizik, kimya çalışıyoruz!.. Türkçe ile ilgimiz dahi yok!.. Eeee sonra? Türkçe’den çaktık!.. Şunu söylemeye çalışıyorum. Kur’an-ı Kerim’i çalışmıyorsak, bilmiyorsak  ‘hesap günü’ de çakacağız!.. O gün ‘kesinlikle’ apışıp kalacağımızı hiç aklımızdan çıkarmayalım ve o günü düşünerek yaşayalım.

Yukarıda yazdıklarım ve sonrasında yazacaklarım, “Müslümanım” diyenlere sadece bir hatırlatmadır. Neye iman ettiklerini sorgulayarak, derslerini daha bilinçli çalışmaya davet etmektir.

Beni sakın yanlış anlamayın!.. Kimsenin inancına karışmam!. Herkes dilediği gibi inanır ve yaşar. Bu onun kararıdır ve buna en büyük saygıyı ben gösteririm. Benim yazdıklarım, “Müslümanım” diyen inananlar içindir…

Ben bu inanan Müslüman alemini iki gruba ayırıyorum.

Birincisi grup; “Samimi/Gerçek Müslümanlar”… Bunlar Yalnız Allah’a teslim olanlardır. Allah’ın yanına kimseyi koymazlar. Yalnızca Allah’ın emirlerine, Kur’an-ı Kerim’in yazdıklarına uyarlar. O’nun berisinden bir takım velilerin peşlerine takılıp gitmezler. Allah’tan korkarlar ve dünya hayatını, ‘hesap gününü’ düşünerek yaşarlar. Hangi Kitaptan sorumlu olduklarının bilincindedirler. Onlar, düşünüp akleden gruptur.

İkinci grup; “Dilde Müslümanlar”… Bu kardeşlerimiz de iyi niyetli ve Allah’a teslim olanlardır. Ancak, bu kardeşlerimiz, Allah’ın yanına bir takım veliler koymadan yapamazlar!.. Her gün defalarca “Yalnız sana kulluk ederiz” dedikleri Allah’ın yanında, kulluk yaptıkları velileri de vardır. Haşa, Allah’a taptıklarından daha çok bu kullara taparlar!.. Onların peşinden giderler! ‘İman ettik’ dedikleri Allah’ın kitabı duvarlarında asılıdır. Okumak istediklerinde, anladıkları dilde okumadıkları için çoğu inanan ne okuduğunu da anlamaz. Ama diğer kulların kitapları ellerinden düşmez. O kitaplara göre düşünür, Allah’ın emirlerini o kitapların dizaynına göre yaşarlar. Takvim yapraklarından dahi medet umanlardır!.. Bu grup, Allah’ın kitabını sadece ‘sevap kazanmak için’ okur. Onlar için  önemli olan sayılardır. Velilerin dedikleri sayılara ulaşılması esastır…

*

Değerli Müslüman Kardeşim,

Şayet ‘Yalnız Allah’a teslim olanlardan’ isen; düşünüp aklını kullan. Yalnız Allah’a kulluk et ve yalnız sorumlu tutulacağın Kitaba göre yaşa… Bundan başkası beyhude çabadır,  seni doğru yoldan saptırır ve Yüce Allah’ın “Cenneti haram kıldım” dediklerinden olursun!.. Sakın!..

Yüce Allah bütün kullarına özgürce ‘seçme’ hakkı tanımış. Burada da seçimi bizlere bırakmış. Düşünüp kararımızı verecek ve doğruyu/yanlışı bizler seçeceğiz. Ya her gün ‘bizi doğru yola ilet’ diye yakardığımız Rab’bimizin doğru yolunda olacağız, ya da ‘gazaba uğramış, sapkınların’ yolunda!..

En doğrusunu ALLAH bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

İSLÂMİYET,  YAHUDİLİK  ve  HIRİSTİYANLIK  AYRI  AYRI DİNLER MİDİR?

Bu üçlü arasında din konusunda kavram kargaşası yaşanmaktadır. Sadece biz Müslümanlar için değil, Yahudiler ve Hıristiyanlar için de kesinlikle anlaşılması gereken bir konu. Kur’anı okuyup anlamaya  çalıştığımda, sık sık kullanılan aşağıdaki kavramların yanlış olduğunu düşünüyorum.

“Semavi dinler”

“İbrahimî dinler”

“Tevhid dinleri”

“Dinlerin kardeşliği”

Allah’ın dinini konuşuyorsak “dinler” diyerek kullanılan çoğul bir ifade çok yanlıştır.

*

Konunun biz Müslümanlar açısından net anlaşılması için “İslâmiyet” kavramının  açıklanması gerekir diye düşünüyorum. Bu konuda yaptığım araştırmalara göre;

İslâmiyet: Kelimenin kökü s-l-m (selam) kökünden gelmekte ve barış ve esenliği vurgulamakla beraber Kur’an’daki anlamı “teslimiyet” tir… Bu teslimiyet; koşulsuz olarak yalnız ve yalnız Allah’a teslimiyeti ifade eder. Yani bizler, İslâmiyet” kelimesini kullanmamız gereken yerde “Allah’a teslimiyet” kavramını kullandığımızda konu çok daha netleşecektir.  Örnek vermemiz gerekirse; Al-i İmran Suresinin 19. Ayetinin ilk cümlesi olan “Allah katında din İslâmiyettir (İslamdır).”  cümlesini “Allah katında din yalnız Allah’a teslim olmaktır.”  olarak anladığımızda çok şeyin değişeceğini söyleyebilirim.

Ayeti anlaşılması gereken şekilde tekrar yazıp üzerinde düşünelim…

Al-i İmran Suresi 19. Ayet: “Allah katında din YALNIZ ALLAH’A TESLİM OLMAKTIR.”

Ayeti bu şekilde anladığımızda, Allah’ın dininin (İslâmiyetin) yalnız biz Müslümanlara has olmadığını, Allah’a teslim olan diğer bütün Peygamberleri ve kavimlerini de içine aldığını göreceğiz. Doğru anlayış da budur. Zaten “Müslüman” kelimesi de Allah’ın elçisi ve Peygamberi Muhammed’in kavminden olanları ifade etmekle beraber bu konuda “Allah’a Teslim olan” anlamına gelmektedir.           

Bu açıklamalardan sonra asıl konumuza dönelim… Yazının başlığı olan soruyu tekrar soralım.

İslamiyet, Yahudilik ve Hıristiyanlık ayrı ayrı dinler midir?

Bu sorunun cevabı, Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in yukarıda yazdığım Al-i İmran Suresi 19.  ayetinde verilmiştir.  “Allah katında din İslâmdır/İslâmiyettir. …”  Yani, Allah nezdindeki din; tek İlah/Tanrı olarak yalnız Allah’a teslim olmaktır.

İlk Peygamber Adem’den bu yana bütün Peygamberler Müslümandır (Teslim olan) ve  Allah’ın dini İslamiyeti (Allah’a Teslimiyet) yaşamışlardır ve yaşatmaya çalışmışlardır. Bu nedenle, Müslüman ve Müslümanlık kavramı sadece Peygamberimizle birlikte ve sadece Peygamberimize ve onun kavmine verilmiş bir kavram değildir. Peygamberimizden öncede İslamiyet ve Müslümanlık vardı. Konuyu İslâmiyet ve Müslümanlık olarak değil, ‘Teslimiyet’ ve ‘Teslim olma’ olarak düşünmeliyiz.

*

Kur’andan okuyalım…

Bakara Suresi 131-133 ayetler: Rabb’i ona, “Müslüman olup bana teslim ol!” dediğinde o şu cevabı vermişti: “Teslim oldum âlemlerin Rabb’ine!” İbrahim de oğullarına şunu vasiyet etti, Yakub da: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçmiştir. O halde ancak müslümanlar olarak can verin.” Yoksa siz, Yakub’a ölümün gelip çatışına tanıklar mıydınız? Hani, oğullarına şunu sormuştu: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Cevapları şu olmuştu: “Senin ilâhına, ataların İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın ilâhına, tek ve biricik olan ilâha kulluk edeceğiz; biz yalnız O’na teslim olanlarız.”

Şu bilgiyi de not ederek devam edelim… İshak Peygamber İbrahim Peygamberin oğlu olup; Musa ve kardeşi Harun Peygamberler ile İsa Peygamberin annesi Meryem de  İshak Peygamberin soyundan gelmektedir. Dolayısıyla, Musevilerin de (Yahudiler) İsevilerin de (Hıristiyanlar) soyu, Kur’andaki  Müslümanlardan (Teslim olan) olan İbrahim Peygambere dayanmaktadır.

Peygamberimizle ilgili olarak Kur’anda geçen “Ben Müslümanların ilkiyim.” ayetini, kendisine Kitap indirilen Peygamberimizin, “kavminin ilk teslim olanı” olarak anlamamız gerektiğine inanıyorum.

*

Toparlarsak; İslamiyet, Yahudilik, Hıristiyanlık diye ayrı ayrı üç din yoktur!..

Allah katında tek bir din vardır… Arapça karşılığı “İSLÂMİYET” olan ve İlk insandan bu yana bütün Peygamberlerin ve kavimlerinin teslim olduğu “ALLAH’A TESLİMİYET” dinidir.

Allah’a teslimiyette değişen sadece Peygamberler, Kitaplar ve kavimlerdir… Kitap verilmeyen Peygamberlerin  Allah için söyledikleri ile  kendilerine Kitap verilen/indirilen Peygamberlerin Kitaplarında istenenler özünde aynıdır. Allah bütün Peygamberlerinden ve  yarattığı kullarından, yalnız ve yalnız tek ilah olarak kendisine teslim olmalarını istemiş ve kurallarını buna koymuştur.

Aşağıya yazacağım biribirinin hemen hemen aynı olan şu iki ayeti de aklımızdan hiç çıkarmamamızda yarar var.

Bakara Suresi 136. Ayet: Şöyle deyin: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, onun torunlarına indirilene, Mûsa’ya ve İsa’ya verilene ve diğer nebilere verilene inandık. Bunlar arasından hiç kimseyi ayırmayız. Biz yalnız O’na/Allah’a teslim olanlarız.” 

Al-i İmran Suresi 84. Ayet: De ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına indirilmiş olana, Musa’ya, İsa’ya ve diğer nebilere Rablerinden verilmiş bulunana inandık. Onlardan hiçbirini ötekinden ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.”

Son cümleler… İslâmiyet (Teslimiyet); Koşulsuz olarak yalnız ALLAH’a teslim olmayı emreden, bütün Peygamberleri ve Kitapları içinde barındıran ALLAH’ın tek dinidir.

Ve “TEK DİN ALLAH’A TESLİMİYETTİR…”

En doğrusunu ALLAH bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

İMAM  KARDEŞLERİME HATIRLATIYORUM

diyanet_hutbe_h91844_be5a7

Tüm imam kardeşlerime esenlik ve güzellikler dileyerek başlamak istiyorum yazıma.

Onların yeri bende bir başkadır. İçlerinde bağrıma bastıklarımda oldu, kızdıklarımda…  Neden kızdığımı hiç içime atmadam anında söyleyenlerden olduğum için hep karşılıklı konuşmuşumdur onlarla.  Keyifle saf tutmuşumdur arkalarında… Yanlış yapıyor olduklarını düşündüğümde uyarmışımdır onları.

Bugünkü yazımda da bir şeyler söyleyeceğim bu değerli kardeşlerime.

Ben biliyorum ki, bütün imam kardeşlerim Allah’ın yardımcılarıdır. Tıpkı Saf Suresinde Yüce Rab’bimizin söylediği gibi.

Saf Suresi 14. Ayet: Ey iman sahipleri! Allah’ın yardımcıları olun! Hani, Meryem oğlu İsa, havarilere: “Allah’a gidişte benim yardımcılarım kimdir?” demişti de, havariler: “Biz, Allah’ın yardımcılarıyız!” cevabını vermişlerdi. Bunun ardından, İsrailoğullarından bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihayet biz, iman sahiplerini düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler.

Evet… Ben, iman sahibi bütün imam kardeşlerimi Allah’ın yardımcıları olarak görüyorum. Bu nedenle yaptıkları görevin ne kadar anlamlı, ne kadar ince ve fakat tüm bunların yanında çok çok zor bir görev olduğunu düşünmelerini istiyor ve görevlerini bu düşünce ile yapmalarını diliyorum.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki; Gözünüzü açıp kendinize gelin! Arı duru din yalnız ve yalnız Allah’ındır!”

Değerli kardeşlerim sizlerde biliyorsunuz ki, Yüce Rab’bimiz Zümer Suresi 3. Ayetine bu cümle ile başlıyor… Gerçek dinin, saf dinin yalnızca Allah’ın dini, yani Kur’an dini olduğunu söylüyor. Sizlere düşen görev, bunu her namaz öncesi gelen kardeşlerimize hatırlatmak. Hitap ettiğiniz kardeşlerinize yalnız ve yalnız Allah’ın dinini anlatmalısınız.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki; “Rabbinizden size indirilene uyun; O’nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz?”

Yüce Rab’bimizin A’raf Suresi 3. Ayetindeki bu öğüdünü de Müslüman kardeşlerimize her fırsatta hatırlatmalısınız ki, şeyhlerin, şıhların, cemaat ve tarikat liderlerinin peşlerine takılmasınlar… Onlara, doğru yolun Kur’andan ve Allah’ın arı, duru dininden geçtiğini her fırsatta anlatmalısınız.

* Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Konuşmalarınızda Peygamberimizden de tabii ki bahsedeceksiniz… O’nun şanını şerefini de yücelteceksiniz… Ama n’olursunuz;  salavatlarla değil!.. Şefaatin ve hükmün yalnız ve tümden Allah’a ait olduğunu, her konuşmanızda, Kur’anı okumayan Müslüman kardeşlerinize duyurunuz.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Allah’ın dininin doğru anlaşılmasında en büyük görev sizlere düşüyor. Sizler sadece Allah’ın Kitabı ile Müslümanları yönlendirirseniz doğru yolu bulacaklardır. Yoksa, “Müslümanım” diyen kardeşlerimizin, kendilerini doğru yol üzerinde zannedip, hayatları boyunca şeytanın ayak izlerini takip edeceklerinden hiç şüpheniz olmasın. Bu durumu engellemek, onlara en yakın kişiler olarak  büyük ölçüde size düşüyor.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Namaz kıldırdığınız Müslüman kardeşlerinize dini “Türkçe” anlatınız. Bir çoğu Arapça biliyor olabilir… Olsun!.. Sizler içlerinde Arapça bilmeyen bir kişi olduğunu düşünerek dini konuları Türkçe anlatınız. Hitap ettiğiniz insanların anladıkları dili konuşunuz… Nasıl ki İncil;  Süryani alfabesinde Aramice yazılmış, fakat Almanya’da Almanca, İngiltere’de İngilizce, İtalya’da İtalyanca, İspanya’da İspanyolca anlaşılıyor ve anlatılıyorsa, Arapça yazılan Kur’an-ı Kerim’i de Ülkemizdeki inananların anlayabilmesi için onlara anladıkları dilden anlatın ve bu konuda onları teşvik edin. Ben biliyorum ki,  Allah’ın ne dediğimizi bilmemizi istediğini iman ettiğimiz Kitabımızın yazdığını sizlerde biliyorsunuz. ‘Allah’ın Yardımcıları’ olarak sizlerin yapması gereken, cemaate karşı yapacağınız bütün dini konuşmaları TÜRKÇE yapın… Sizleri dinleyen herkes, sizlerin ne dediğinizi, ne demek istediğinizi sizin ağzınızdan anlasın…

* Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Her zaman Kur’andan konuşun… Kur’anda olmayan şeyleri (Kur’anda varmış gibi) anlatmayın. Yüce Allah’ın, “Ey iman edenler” diyerek başlayan ayetlerinde, iman eden herkes için verdiği emri, sizler,  Allah’ın dışındaki bir takım velilere uyarak ya da kendi havanıza göre hüküm vererek “Cuma namazı kadınlara farz değildir!” asla söylemeyiniz. Bu örneği ve benzeri cümleleri söylerken binlerce kez düşünüp konuşunuz… Dinini öğrenmek isteyenler, doğruyu yapmak isteyenler  adına böylesi cümlelerin vebalinin tamamen size ait olacağını biliniz. Bunların hesabını Rab’bimiz sizin sayfanıza yazacaktır.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Camilerde/Mescitlerde kutlanan kutsal(!) gün ve gecelerin, Allah’ın Dininde yeri oluğunu ya da olmadığını inanan kareşlerimize mutlaka açıklayın. Kur’an da var mı, yok mu? Kur’anda yazmayan bir şey Allah’ın dininden midir? Bunları sizleri dinleyenlere mutlaka anlatın, açıklayın… Oraya gelenleri doğru bilgilendirmekten kaçınmayın.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Her gün beş vakit namaza gelenlere, “iman ettik” dedikleri kitabı okuyup anlamaları gerektiğini, bunun için de Kitabı anladıkları dilden okumalarını  söylemeyi unutmayın. Mutlaka ve mutlaka her namaz vaktinde hatırlatın onlara… Kitabı anladıkları dilden okuyup anlasınlar ve dinlerini  o Kitaba göre yaşasınlar…

*

İşte böyle değerli İmam Kardeşlerim… Yukarıda verdiğim örnekler gibi daha onlarca, yüzlerce konu var. Sizler, siz olun, Allah’ın Yardımcıları olun  ve yalnızca Allah’ın dinini konuşun ve anlatın onlara. Güzelliğin farkına varacaksınız.

Hani, çoğu vatandaşımızın düşündüğü gibi “Zaten ne yapıyorlar ki, 5 vakitte 40 rekat namaz kıldırıyorlar… Hepsi bu!”  diye düşünenlerden değilim.

Tam tersine!.. Ben, namaz kıldırmanızın ötesinde, sizlerin, yaptığınız ve yapacağınız  konuşmalarla inananları yönlendirmede, bilgilendirmede  Kur’an-ı Kerim’den sonraki belirleyiciler olduğunuzu düşünen ve Allah’ın dini konusunda vebalinizin çok çok büyük olduğuna inananlardanım.

Hesap günü, Yüce Rab’bimiz İslam alemini sorgularken, iman edenlerin çok büyük bir bölümünün, yaptıkları ibadetlerin doğruluğu  nedeniyle  sizleri göstereceğinden, dinlerini sizlerden öğrendiklerini  söyleyeceklerinden hiç şüpheniz olmasın…

Unutmayın!.. Vebaliniz çok ama çok büyük!.. Allah yardımcınız olsun…

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN