ŞEYTANA  UYMAK ve  ARAF  SURESİ 18. AYET

 Günah  

Komşusunun seyahatte olduğunu fırsat bilen ve onun eşine tecavüz eden adam, Hakim karşısında boynu bükük, ağlamaklı bir şekilde kendini acındırmaya çalışır. “Şeytana uydum hakim bey!.. Çok pişmanım. Sizler böyüğümüzsünüz… Allah rızası için, iki çocuğumun hatırına… Çok pişmanım hakim bey.”

*

Kasabadaki gençlere iş imkanı sağlayan kasabalı  iş adamının fabrikasını  aylardır plan yapıp soyan gençler de hakim karşısına çıktıklarında aynı şeyi söylerler…

“Şeytana uyduk hakim bey!.. Çok pişmanız…”

*

Yukarıda verdiğim iki örnekten binlercesini  “Şeytana uydum!.. Çok pişmanım!..” dediğimiz her olay, her kötü eylem için çoğaltabiliriz… İyi güzel de, düşünüp taşınmadan her aklımıza geleni yapalım, Allah’ın ayetlerini/emirlerini hiç aklımıza getirmeyelim, ondan sonra da “Şeytana uydum!.. Pişmanım!..”  

Bitti mi? Hepsi bu kadar kolay mı? Bakalım Kur’an  şeytana uymak konusunda bizlere ne diyor?.. Kolayca, düşüncesizce, şeytana uyarak işlediğimiz bu fiiller başımıza ne iş açacak hiç düşündük mü? Okuyup görelim… A’raf suresi 18. Ayeti yazıyorum.

Allah buyurdu: “Çık oradan. Yenik düşmüş ve kovulmuş olarak. Onlardan sana uyan olursa yemin olsun ki, cehennemi tamamen sizden dolduracağım.”

Nasıl?.. Ayeti dikkatlice okudunuz mu? Yüce Rab’bimiz yemin ederek söylüyor… “Cehennemi tamamen sizden dolduracağım.”

*

Şimdi kendimize soralım… Her gün en az kırk kez  namazlarımızda okuduğumuz  Fatiha Suresinde ne diyoruz Rab’bimize?  “Bizi doğru yola ilet…”

Her gün defalarca bunu söylüyoruz ama, Allah’ın bizi ilettiği doğru yol üzerine oturmuş olan şeytanla karşılaşacağımızı, o şeytanın bizi doğru yoldan saptırmak için her şeyi yapacağını/yaptıracağını neden düşünmüyoruz?

A’raf Suresi 16. Ayet : Dedi: “Beni azdırmana yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım.”

Unutmayalım!.. Tutku ve arzularını dizginleyemeyen kardeşlerim,  uydukları şeytana yenik düşecekler ve Allah katında en ağır şekilde cezalandırılacaklardır.  

Allah’ın doğru yolunda sürekli yürüyebilmek için; aklımızdan kötü şeyler geçtiğinde, nefsimize hakim olamamaktan korktuğumuzda kendimize gelelim ve iyi, güzel şeyler düşünerek şeytandan uzaklaşalım. İçimizdeki şeytanı uyandırmayalım!..

Ders almak ve “Kovulmuş şeytanın kötülüğünden ALLAH’a sığınalım.” dileklerimle…

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

Reklamlar

İMAM  KARDEŞLERİME HATIRLATIYORUM

diyanet_hutbe_h91844_be5a7

Tüm imam kardeşlerime esenlik ve güzellikler dileyerek başlamak istiyorum yazıma.

Onların yeri bende bir başkadır. İçlerinde bağrıma bastıklarımda oldu, kızdıklarımda…  Neden kızdığımı hiç içime atmadam anında söyleyenlerden olduğum için hep karşılıklı konuşmuşumdur onlarla.  Keyifle saf tutmuşumdur arkalarında… Yanlış yapıyor olduklarını düşündüğümde uyarmışımdır onları.

Bugünkü yazımda da bir şeyler söyleyeceğim bu değerli kardeşlerime.

Ben biliyorum ki, bütün imam kardeşlerim Allah’ın yardımcılarıdır. Tıpkı Saf Suresinde Yüce Rab’bimizin söylediği gibi.

Saf Suresi 14. Ayet: Ey iman sahipleri! Allah’ın yardımcıları olun! Hani, Meryem oğlu İsa, havarilere: “Allah’a gidişte benim yardımcılarım kimdir?” demişti de, havariler: “Biz, Allah’ın yardımcılarıyız!” cevabını vermişlerdi. Bunun ardından, İsrailoğullarından bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihayet biz, iman sahiplerini düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler.

Evet… Ben, iman sahibi bütün imam kardeşlerimi Allah’ın yardımcıları olarak görüyorum. Bu nedenle yaptıkları görevin ne kadar anlamlı, ne kadar ince ve fakat tüm bunların yanında çok çok zor bir görev olduğunu düşünmelerini istiyor ve görevlerini bu düşünce ile yapmalarını diliyorum.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki; Gözünüzü açıp kendinize gelin! Arı duru din yalnız ve yalnız Allah’ındır!”

Değerli kardeşlerim sizlerde biliyorsunuz ki, Yüce Rab’bimiz Zümer Suresi 3. Ayetine bu cümle ile başlıyor… Gerçek dinin, saf dinin yalnızca Allah’ın dini, yani Kur’an dini olduğunu söylüyor. Sizlere düşen görev, bunu her namaz öncesi gelen kardeşlerimize hatırlatmak. Hitap ettiğiniz kardeşlerinize yalnız ve yalnız Allah’ın dinini anlatmalısınız.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki; “Rabbinizden size indirilene uyun; O’nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz?”

Yüce Rab’bimizin A’raf Suresi 3. Ayetindeki bu öğüdünü de Müslüman kardeşlerimize her fırsatta hatırlatmalısınız ki, şeyhlerin, şıhların, cemaat ve tarikat liderlerinin peşlerine takılmasınlar… Onlara, doğru yolun Kur’andan ve Allah’ın arı, duru dininden geçtiğini her fırsatta anlatmalısınız.

* Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Konuşmalarınızda Peygamberimizden de tabii ki bahsedeceksiniz… O’nun şanını şerefini de yücelteceksiniz… Ama n’olursunuz;  salavatlarla değil!.. Şefaatin ve hükmün yalnız ve tümden Allah’a ait olduğunu, her konuşmanızda, Kur’anı okumayan Müslüman kardeşlerinize duyurunuz.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Allah’ın dininin doğru anlaşılmasında en büyük görev sizlere düşüyor. Sizler sadece Allah’ın Kitabı ile Müslümanları yönlendirirseniz doğru yolu bulacaklardır. Yoksa, “Müslümanım” diyen kardeşlerimizin, kendilerini doğru yol üzerinde zannedip, hayatları boyunca şeytanın ayak izlerini takip edeceklerinden hiç şüpheniz olmasın. Bu durumu engellemek, onlara en yakın kişiler olarak  büyük ölçüde size düşüyor.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Namaz kıldırdığınız Müslüman kardeşlerinize dini “Türkçe” anlatınız. Bir çoğu Arapça biliyor olabilir… Olsun!.. Sizler içlerinde Arapça bilmeyen bir kişi olduğunu düşünerek dini konuları Türkçe anlatınız. Hitap ettiğiniz insanların anladıkları dili konuşunuz… Nasıl ki İncil;  Süryani alfabesinde Aramice yazılmış, fakat Almanya’da Almanca, İngiltere’de İngilizce, İtalya’da İtalyanca, İspanya’da İspanyolca anlaşılıyor ve anlatılıyorsa, Arapça yazılan Kur’an-ı Kerim’i de Ülkemizdeki inananların anlayabilmesi için onlara anladıkları dilden anlatın ve bu konuda onları teşvik edin. Ben biliyorum ki,  Allah’ın ne dediğimizi bilmemizi istediğini iman ettiğimiz Kitabımızın yazdığını sizlerde biliyorsunuz. ‘Allah’ın Yardımcıları’ olarak sizlerin yapması gereken, cemaate karşı yapacağınız bütün dini konuşmaları TÜRKÇE yapın… Sizleri dinleyen herkes, sizlerin ne dediğinizi, ne demek istediğinizi sizin ağzınızdan anlasın…

* Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Her zaman Kur’andan konuşun… Kur’anda olmayan şeyleri (Kur’anda varmış gibi) anlatmayın. Yüce Allah’ın, “Ey iman edenler” diyerek başlayan ayetlerinde, iman eden herkes için verdiği emri, sizler,  Allah’ın dışındaki bir takım velilere uyarak ya da kendi havanıza göre hüküm vererek “Cuma namazı kadınlara farz değildir!” asla söylemeyiniz. Bu örneği ve benzeri cümleleri söylerken binlerce kez düşünüp konuşunuz… Dinini öğrenmek isteyenler, doğruyu yapmak isteyenler  adına böylesi cümlelerin vebalinin tamamen size ait olacağını biliniz. Bunların hesabını Rab’bimiz sizin sayfanıza yazacaktır.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Camilerde/Mescitlerde kutlanan kutsal(!) gün ve gecelerin, Allah’ın Dininde yeri oluğunu ya da olmadığını inanan kareşlerimize mutlaka açıklayın. Kur’an da var mı, yok mu? Kur’anda yazmayan bir şey Allah’ın dininden midir? Bunları sizleri dinleyenlere mutlaka anlatın, açıklayın… Oraya gelenleri doğru bilgilendirmekten kaçınmayın.

*

Allah’ın Kitabını bizlerden çok daha iyi bildiğine inandığım imam kardeşlerime hatırlatmak istiyorum ki;

Her gün beş vakit namaza gelenlere, “iman ettik” dedikleri kitabı okuyup anlamaları gerektiğini, bunun için de Kitabı anladıkları dilden okumalarını  söylemeyi unutmayın. Mutlaka ve mutlaka her namaz vaktinde hatırlatın onlara… Kitabı anladıkları dilden okuyup anlasınlar ve dinlerini  o Kitaba göre yaşasınlar…

*

İşte böyle değerli İmam Kardeşlerim… Yukarıda verdiğim örnekler gibi daha onlarca, yüzlerce konu var. Sizler, siz olun, Allah’ın Yardımcıları olun  ve yalnızca Allah’ın dinini konuşun ve anlatın onlara. Güzelliğin farkına varacaksınız.

Hani, çoğu vatandaşımızın düşündüğü gibi “Zaten ne yapıyorlar ki, 5 vakitte 40 rekat namaz kıldırıyorlar… Hepsi bu!”  diye düşünenlerden değilim.

Tam tersine!.. Ben, namaz kıldırmanızın ötesinde, sizlerin, yaptığınız ve yapacağınız  konuşmalarla inananları yönlendirmede, bilgilendirmede  Kur’an-ı Kerim’den sonraki belirleyiciler olduğunuzu düşünen ve Allah’ın dini konusunda vebalinizin çok çok büyük olduğuna inananlardanım.

Hesap günü, Yüce Rab’bimiz İslam alemini sorgularken, iman edenlerin çok büyük bir bölümünün, yaptıkları ibadetlerin doğruluğu  nedeniyle  sizleri göstereceğinden, dinlerini sizlerden öğrendiklerini  söyleyeceklerinden hiç şüpheniz olmasın…

Unutmayın!.. Vebaliniz çok ama çok büyük!.. Allah yardımcınız olsun…

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

“ELHAMDÜLİLLAH  MÜSLÜMANIZ (!)”

Önceki yazılarımda insanlarımıza hep “okuyun” dedim… Hep “anlayın” dedim. Hesap günü sorumlu tutulacağımız Kitabımızı “elimizden düşürmeyelim, sadece o kitabı okuyalım, anlayalım, o Kitaba göre yaşayalım” diye yazdım.

Aslına bakarsanız yazdıklarımın, inananlara pek faydası olduğunu söyleyemem.   Biz inananlar alışmışız dürtülmeye!.. Hep başkalarının yol göstermesine!.. Neyi, ne zaman, nasıl, ne için yapacağımızı çoğu zaman hep başkaları söyler. Onlar nasıl söylerlerse bizler de ona göre yaparız. sabahleyin nasıl uyanacağımızdan, gece yatağa girerken neyi nasıl yapacağımızı, hep bir takım sıfatlar yakıştırdığımız büyüklerimiz söylemişlerdir… Maalesef bu böyledir. Hele din konularında!.. Yataktan kalkarken önce hangi ayağımızı yere basmalıyız? Gece yatmadan önce hangi duayı kaç kere okumalıyız? Bunları ve benzerlerini büyüklerimiz bizlere öğretip ezberletmişlerdir. Öğretilenlerin büyük bir bölümü namaz, oruç ve hac üzerinedir. Çünkü Müslüman denilince akla ilk gelen üç kelimedir namaz, oruç ve hacdır. Bunlarla ilgili merak edilenlerde, bilinmeyenler de, danışılacak insanlarımızdır hocalarımız, büyüklerimiz.

“Hocam… Rükuya eğildiğimde elimin beş parmağını dizimize nasıl koymalıyız? Bitişik mi olacak yoksa aralıklı mı olacak”

“Dede, sen bilirsin… Sofrada hurma varken orucumu ekmekle açtım. Günaha girdim mi?”

“İsmail hocam, Allah nasip ederse bu yıl hanımla hacca gideceğiz de bize bir yol göstersen!.. Mahallelinin hepsinden mi helallik almalıyım yoksa sevmediğim, istemediğim bazılarından helallik almasam olur mu?”

Böylesi akıl almaz sorular ve cevaplardan bu güne kadar vazgeçmedik,  vazgeçmeyeceğiz!.. Çünkü “din” dediğimiz sadece(!) namaz, oruç ve hacdır… Gerisi hikayedir.

İşin en hazin tarafı ise; bütün bu soruların cevapları “iman ettim” dedikleri Kur’an-ı Kerim’de yazıyor olmasına rağmen, “Elhamdülillah Müslümanım” diyenlerimiz, Allah’ın emri olmasına rağmen O’nun kitabını açıp, okumak, anlamak ve Allah’ın ne dediğini, kullarından ne istediğini öğrenmek istemezler… Öğrenmek istediklerini, hocalarına, büyüklerine sorarlar. Böyle yaptıkça da farkında olmadan Allah’ın dininden uzaklaşırlar.

*

Birkaç gün önce gazete haberlerinde inanılmaz bir haber okudum. Haberi özet olarak yazıyorum.

Başı örtülü genç bayan mahalledeki oduncuya gelir… Cebindeki bütün paraları oduncuya uzatarak

“Bana altı liralık odun verir misiniz?” Şaşırmıştır oduncu…

“Hangi devirde yaşıyoruz bacım? Altı liralık odun olur mu?”

Sonuçta oduncu bir çuvala 10-15 kilo odun koyarak genç bayana verir ve ücretini de almaz.

Koşar adımlarla evine gelen genç kadının iki çocuğu tir tir titremektedir. Kadın çocuklarına sarılıp biraz olsun ısıtmaya çalıştıktan sonra “Sıkın dişinizi… Bakın odun getirdim… Az kaldı.. Birazdan sobamız yanacak ve ısınacağız.”

Odunları sobaya atmış, ancak ıslak odunlar yanmamıştı. Titreyen çocuklarını gören genç kadın dışarıdaki hurda kamyon lastiğini parçalayıp yakmayı ve ısınmayı denemişti ama yine olmamıştı. Çaresizdi kadın… Banyodaki saç kurutma makinesini fişe takıp çalıştırmış ve oğlunun eline tutuşturmuştu.

”Bak oğlum, ara sıra kardeşine de tut… O da ısınsın. Tamam mı?” dedikten sonra yan odaya geçerek kendini asıp yaşamına son vermiştir.

Haber böyleydi… Haberi okuduğumda gözlerim ıslanmanın çok ötesindeydi. Ve düşünüyordum… Hani laf açılınca mangalda kül bırakmayan bizler hep Peygamberimizden örnekler veririz. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”

Bu cümleyi söyleriz de yapmamız gerekeni yapmayız. “Elhamdülillah Müslümanım” diyenlerin çoğu o iki çocuklu kadını görmemişlerdi. Bir Müslüman olarak, ama az ama çok, ellerinden geleni yapmaları gerekirken onlar başka yerlerdeydi. Onlar bu ihtiyaç sahiplerini görmeyip, Allah’a karşı doğruyu(!) bulmaya çalışıyorlardı…

“Parmaklar bitişik mi olacak, aralıklı mı?” Bir diğeri de orucunu düşünüyordu… “Hangisi daha sevaptır hocam? Orucu hurma ile açmak mı, yoksa zeytin ile açmak mı?” “Elhamdülillah Müslümanım” diyen insanım, verdiği nimetler için Allah’ına şükredeceğine sevap derdine düşmüştür. Bu insanın ihtiyaç sahiplerine/muhtaçlara yönelmesi zaten beklenemez.

*

Bunları neden yazdım?

Tabii ki namazımızı kılacağız…

Tabii ki orucumuzu tutup, haccımızı da yerine getireceğiz.

Hiç bir inananın bunlara itirazı olamaz. Bu ibadetlerimiz “yapabilirlik/güç” ile ilgilidir. Yani; namaz kılacak gücün varsa kılarsın… Oruç tutacak gücün varsa oruç tutarsın… Hacca gidecek gücün varsa hacca gidersin. Bunları yapacak gücün yoksa Yüce Allah sana “Bunları neden yapmadın?” diye hesap sormayacak. Bunu ben söylemiyorum. Bakara Suresi 286. Ayetin ilk cümlesi söylüyor.

“Allah hiçbir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez/teklifte bulunmaz. …”

İnanan Müslümanlar olarak bilmediğimiz en önemli konu, din; sadece namaz, oruç ve hacdan ibaret değildir. Yüce Allah’ın çoğu zaman bu ibadetlerimizin önüne geçen emirleri vardır.

“Yoksulu doyurun.”  gibi…

“Yetim hakkı yemeyin!”  gibi…

“Sadakanızı verin.”  gibi…

“Zekatınızı verin.”  gibi…

“Hayırlı işlerde birbirinize destek olun”  gibi…

“Allah için Adaleti gözetip kollayın!..”  gibi…

“Paylaşın, yardımlaşın…”  gibi…

Yaşamımızın vazgeçilmezleri olacak daha nice emirleri, öğütleri var Yüce Allah’ın. Ama biliyor muyuz? Hayır!… Çoğumuz bilmiyoruz!.. Çünkü “İman ettim” dediğimiz Kitabımızdan haberimiz yok!.. Varsa, yoksa hocaların, büyüklerin ne dedikleri önemlidir bizler için. Onlar ne derse “din” o’dur. Allah’ın dini ise duvarlarda asılı durup, okunup, anlaşılmayı beklemektedir.

Hani ülkemiz için diyorlar ya! “Müslüman Ülke”…  Hiç birbirimizi kandırmayalım ve gerçek  “Müslümanlardan” olalım.

*

“Elhamdülillah Müslümanım” diyen Kardeşlerim… Gözünüzü açıp, kendinize gelin. “İki çocuğunu ısıtamadığı için” hayatına son veren çaresiz insanlarımız bizlere, bundan sonra yapacağımız salih amellerimiz/güzel hayırlı işleriniz için ibret ve örnek olsun… Yardımlaşmayı, yapabildiğimiz kadar/gücümüz yettiğince paylaşmayı, hatta hatta gülümsemeyi,  bir diğer insana bir “selamı / merhabayı” hayatımızdan çıkarmayalım.

Yoksa, bizler alnımızı secdeden kaldırmasak dahi, orucumuzu bir ay değil ömür boyu tutsak da, Yüce Allah bizleri affetmeyecektir. Bundan hiç şüpheniz olmasın.

En doğrusunu Allah bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

ÜZGÜNÜM… NENELERİNİZLE  CENNETTE  BULUŞAMAYACAKSINIZ !..

“Bunu, izinden gittiğiniz büyükleriniz, evliya söylüyor.”

Bone

Şöyle etrafımıza bir bakalım. Metroda, otobüste, sokakta, caddede, evde, iş yerinde, kısacası her yerde başı örtülü bir bacımızı gördüğümüzde dikkat edin başörtüsünün altında bir bant daha var. Bunu kendilerine sorduğumda büyük bir çoğunluğu “bone”  olarak isimlendiriyor. Neden taktıklarını da sorduğumda hepimizin tahmin edebileceği cevap geliyor… “Allah’ın emri.”  Birkaç kızımıza sordum. “Bu emir,  Allah’ın Kitabının  neresinde, hangi ayetinde yazıyor?” diye… Çoğu cevap veremeyip başını çevirip diğerlerinden yardım istercesine arkadaşlarına bakıyor, bazıları da cevaplıyordu soruyu…

“Hocalarımız, büyüklerimiz öyle diyor!.. Onlar böyle söylüyorlarsa bizlerden çok daha iyi biliyorlardır ve biz onlara inanıp, güveniyoruz…”

Sohbeti biraz derinleştirdiğimiz de kızlarımızdan çoğu “ceza” konusunda bir türlü hem fikir olup birleşemiyorlardı!.. 40 yıldan başlayıp 80 yıla kadar, hatta çok çok daha fazla  “cehennemde yanma” cezasından söz ediyorlardı. Bu cezaları nereden öğrendiklerini sorduğumda ise hemen hemen hepsi aynı cevabı veriyorlardı. “Büyüklerimizden, okuduğumuz kitaplardan.”  Kitap kelimesi geçinde soruyordum… Kur’an da yazıyor mu? Kur’anı okusalar da okumasalar da yine hepsinin verdiği cevap “hayır” idi. Yani özetlersek; saçın görünmemesi olayını ve cezasını, büyüklerinden ve Kur’an dışındaki kaynaklardan öğrenmişlerdi. Hepsi de bunun doğru olduğunu, saçı görünenlerin cehennemde yanacaklarına inanıyorlardı…

Oysa başı örtmenin dışındaki bu bant/bone takma/saçın bir tek telini dahi göstermeme olayı öyle çok eskilere gitmiyordu! Ülkemizde en fazla 10 yıllık bir geçmişi vardı…

Kızlarımızdan bir tanesinin “Efendim ben kantine çay almaya gideceğim. Siz de içer miydiniz?” demesiyle içim o anda ısınmaya başlamıştı bile.

Çayımı yudumlarken boneli kızlarımızla sohbetim tüm hızıyla devam ediyordu. Konudan onlarda büyük bir keyif almışlardı.  Çoğunluk, cümlelerine “Hocam” diyerek başladığı için onlara, onların anladığı anlamda  “hoca” olmadığımı, sadece Kur’an ile çok fazla haşır/neşir olduğumu, inancımı sadece Kur’ana göre yaşayan birisi olduğumu söylemiştim.

Çayımın son yudumunu da içip teşekkür ettikten sonra konuya geri dönmüştüm… Hepsi orta-lise talebesi olan bu yavrularımıza soruyordum.

“Sanırım hepinizin anneanneleri, babaannesi yani bizlerin kısaca “nene” dediğimiz büyükleriniz vardır.”

 Hemen hemen hepsi gülümseyerek “var” olduklarını dile getirdiler. Onlara, nenelerinin sadece başörtüsü, eşarp, tülbent, yazma taktıklarını, onların zamanında bant/bone gibi saçı tamamen örten şeylerin olmadığı ve bu nedenle saçlarının bir kısmının da göründüğünü söyledim… Kızlarımızın hepsi gülümseyerek onaylıyordu…

Artık sohbetin sonuna gelmiştim ve ayrılmam gerekiyordu.

“Bu kısa sohbet ve gösterdiğiniz anlayış ve sabır için sizlere çok teşekkür ediyorum. Son olarak sizlere kötü bir haberim olacak…”

Bu cümleden sonra hepsinin yüzünde meraklı bir bekleyiş görünüyordu. Onları fazla merakta bırakmadım ve soru sormalarına dahi fırsat vermeden meraklarını  gidermiştim.

“Üzgünüm Çocuklar… Hiçbiriniz nenelerinizle Cennette buluşamayacaksınız!.. Tanıdığınız, tanımadığınız, yüzyıllar önce yaşamış çok çok iyi insanlar olan ata nenelerinizle Cennette buluşamayacaksınız!..”

Lisede okuduğunu söyleyen en büyükleri sormuştu…

“İyi ama efendim, bizlerin bir suçu, bir günahı yok ki! Neden onlarla Cennette buluşamayacağız?”

Gülümseyerek kızımızın gözlerinin içine bakarak konuşuyordum.

“Suçu, günahı olan sizler değilsiniz!.. Suçlular(!); kendilerini örnek aldığınız velilerinizin, büyüklerinizin sizlere anlattıklarına ve sizlerinde inancınıza göre, yaşamları boyunca sadece başlarını örten ama saçlarını gizleyemeyen NENELERİNİZ!.. Sizler Cennete, onlar ise Cehenneme(!) gidecekler… Bilmem anlatabildim mi?”

Oysa Yüce Allah Kitabında, A’raf Suresi 3. ayetinde bizleri şöyle uyarıyor. “Rabbinizden size indirilene uyun; O’nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”

En doğrusunu ALLAH bilir.

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

SINAV…

bavul

Sokak sakinleri ellerindeki çanta ve bavullar dolusu kitapları ile sorgulama yapılacak yerde toplanmışlar, sohbet ediyorlardı.

“ALLAH senden razı olsun Şuayip emmi. Senin önderliğinde nice dersler çalıştıkda huzur içinde sorguya çekileceğiz. Çalışmadığımız kitap, irdelemediğimiz konu kalmadı.”

Mutlu olmuştu Şuayip emmi…

“Lafı bile olmaz sevgili Bayram. Hep birlikte bu gün için hazırlanmadık mı?”

“Doğru söylüyorsun Şuayip emmi. Hayatımız boyunca bugün için çalıştık. Şükürler olsun ki, sular seller gibi bildiğimiz konularla sınava hazırız.” diyordu Bayram kendinden emin bir şekilde.

Şuayip emmi devam ediyordu…

“Ne dersin Mümin dayı? Haksız mıyız? Az emek vermedik değil mi?”

“He ya Şuayip. Yıllardır bu sorguya hazırlanıyoruz. Ezberlediğimiz hadislerin, gönderdiğimiz salavatların sayısını bile hatırlayamam.”

Kadınlar da kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Safiye hanım gelenleri işaret ederek yanındaki Şükran’a dönüyordu;

“Seninkiler geliyor Şükran. Ama yanlarına ne kitap almışlar ne de bir çanta. Ne iş?”

“Sırf görünmek için, yasak savmak için gelmişlerdir. İşleri çok zor… Allah yardımcıları olsun.”

Cemil’ler sokağa en son taşınanlardı. Yanlarındaki üç  aile ile, aynı mantık çerçevesinde, çoğu konuda birlikte  düşünen ve akıllarını kullanan arkadaşlar olarak gelmişlerdi sorguya. Onlar da kendi aralarında sohbete dalmışlar, tatlı tatlı konuşuyorlardı.

Şuayip emmi Cemil’in yanına gelerek;

“Hayırdır yeğenim. Çanta, kitap hiçbir şey yok yanınızda. Yoksa sorguya hazır değil misiniz?”

Cemil cevap veriyordu.

“Tabii ki hazırız Şuayip emmi… Bu sorgudan kaçış yok. Kitaplara gelince, bizim çantaya, bavula koyup getirecek kadar kitabımız hayatımızda hiç olmadı…”

*

Sınav, sorgu,sual tamamlanmıştı. Şuayip emmi çıldırıyordu.

“Nasıl olur kardeşim? Anlamak mümkün değil!.. Yıllardır bugün için çalıştık. Bavullar dolusu hadis kitaplarını, fıkıh kitaplarını, diğerini boşuna mı okuduk? Tek bir konu dahi sorulmaz mı o kadar kitaptan?”

Tevfik de destek veriyordu Şuayip emmisine…

“Ne desen haklısın Şuayip emmi. Şu an şoktayım. Kütüb-i Sitteyi gençliğimden bu yana sular seller gibi ezberlemiştim. Bir tek soru çıkmaz mı ciltlerce kitaptan?”

Bayram da burnundan soluyordu. “O fıkıh kitaplarını, icmaları bulmak için gitmediğim sormadığım  hoca, gezmediğim yer kalmadı ülkede. Yıllarca hep birlikte baş başa verip çalışmadık mı? Sonuç? Sıfıra sıfır elde var sıfır!..”

Şuayip emminin oğlu Cafer de nasıl olduğunu hala anlayamıyordu.

“Yahu baba, benim esas anlamadığım; Cemil amcaların grubu… Yanlarında, bırak çanta, bavul dolusu kitapları, bir tek kitap dahi olmayan bu dört aile nasıl oluyor da sorgulamayı kusursuz bir şekilde tamamlıyorlardı?.. Hala anlayamıyorum!”

Şuayip emmi nasıl olduğunu öğrenmek için çantasızların yanına gitmeye karar vermişti. Bayram da takılmıştı yanına.

“Anlat bakalım Cemil!.. Nasıl oldu? Bizler çantalar, bavullar dolusu kitaplarla ömrümüzü tamamladık ve başaramadık da, nasıl oluyor da yanında tek bir kitap dahi olmayan sizler bu sorgulamayı başarıyla tamamladınız?”

Gülümseyerek cevap veriyordu Cemil.

“Bizler kitabımızla geldik Şuayip emmi. Hayatımız boyunca elimizden düşürmediğimiz, gönlümüze nakış gibi işlediğimiz kitabımızla geldik. O kitabı sizler de biliyorsunuz ama diğer kitaplardan fırsat bulup açıp okuduğunuzu zannetmiyorum. Hatta  okuduysanız bile O’nu düşünüp anlamayacağınızı da biliyorum. Sizler O’nu hiç okumadınız, düşünüp anlamadınız!..”

Heyecanlanmıştı Şuayip emmi…

“Hangi kitapmış bu Cemil?”

Sohbeti dinleyen Tuncay, Cemil abisine dönerek…

“Cemil abi, bunu ben söyleyebilir miyim?”

Cemil kafasıyla işaret ederek cevap vermesini istemişti Tuncay’ın… Tuncay da heyecanla Şuayip emmisine dönerek;

“Bak Şuayip emmi!.. Hani sizlerin “Abdestsiz dokunmayın çarpılırsınız” diyerek duvarlara astığınız o Kitap var ya, işte biz hayatımız boyunca o Kitabı hiç duvara asmadığımız gibi elimizden de düşürmedik… Hep o Kitabın rehberliğinde attık adımlarımızı… O’nun dışında hiçbir kitap aramadık!.. Hatta bu sorgulamada bütün soruların o Kitaptan çıkacağını da biliyorduk Şuayip emmi.”

Şaşırmıştı Şuayip emmi. Hele hele Tuncay’ın son cümlesi onu iyice şaşırtmıştı.

“Nasıl yani? Sizler, soruların o kitaptan sorulacağını biliyor muydunuz?”

Cemil cevap veriyordu…

“Tabii biliyorduk Şuayip emmi… Yüce Rab’bimiz, o Kitabın 43. Suresinin 44. Ayetinde biz inananları bu kitaptan sorgulayacağını söylüyor zaten. Bizler, sizin gibi çantalar, bavullar dolusu kitapları onun için okumadık. Hayatımız boyunca sadece bu Kitabı okuduk ve O’nu yaşadık ve O’ndan sorgulandık… ALLAH’ın dosdoğru yoluna giden tek kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Bilmem anlatabildim mi?”

*

Doğrusunu ALLAH bilir.

Selam ve Dua ile ALLAH’a emanet olun.

Fikret ARMAN

ALLAH’IN  “VERİN”  DEDİKLERİ,  SİZİN  VERMEYE  KIYAMADIKLARINIZ  OLMALI

Yardım3

Çoğumuzun yaptığı şeydir “ihtiyacı olana vermek”.

Yılın belirli zamanlarında, özellikle mevsim değişikliklerinde, kışlıkları, yazlıkları kaldırırken, indirirken, yerlerini değiştirirken  aklımıza gelir ve birbirimize söyleriz. “Giymeyeceklerinizi ayırın!.”  Hatta bütün ev halkının o anlarda hep birlikte olmasını isteriz ki, herkes giyeceklerini/giymeyeceklerini ayırsın da şu işi bir seferde bitirelim diye.

Bizlerin hamurunda var bu anlayış. Giymediklerimizi, kullanmayacaklarımızı, ihtiyacı olan kimselerin kullanımına sunmak. Bunun için her şeyi yaparız. Hatta onları bulmak için yakınlarımıza haber veririz. “Bildiğiniz, tanıdığınız, ihtiyacı olan varsa ona verelim.”

Yıllardır yapmaya çalıştığımız yardımseverlik genel olarak bu. Kullanmadıklarımızı, kullanmayacaklarımızı, tepeden tırnağa, şapkadan çoraba kadar muhtaçların kullanımına sunarız. Ülkeme şöyle bir bakıyorum da, artık belediyeler de belirli noktalara “toplama kutuları” koymuşlar. Kasaba halkı kullanmayacaklarını buralara bırakıyor, burada toplananlar daha sonra ihtiyaç sahiplerine dağıtılıyor. Bu duruma ve bunlara  razı olan muhtaçlar çaresiz utana sıkıla, hatta bazıları çalarcasına bunları alıyorlar ve alacaklar. Çünkü böyle görmüş, böyle alışmış, böyle alıştırılmışız!..

Doğrusunu bilmeden, öğrenme gereği dahi duymadan,  yıllardır her yerde ve herkes böyle yapıyor… “Kullanmadıklarınızı ayırın. İhtiyacı olana veririz.”

Bunda ne kötülük var? diyeceksiniz. Tabii ki yok… Muhtaçları düşünmek bile başlı başına bir ibadet. Ancak; okuyup öğrenme alışkanlığı olmayan bir ülkede bundan iyisi Şam’da kayısı!..

Yüce ALLAH, sevap adına yaptığımızla bu paylaşımlarla ilgili bakın ne diyor?

Bakara Suresi 267. Ayet: Ey iman sahipleri! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkarmış olduklarımızın temiz ve güzellerinden infak edin. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pis/bayağı şeyleri vermeye kalkmayın. Bilin ki Allah Ganî’dir, cömertliğine sınır yoktur; Hamîd’dir, bütün övgülerin sahibidir/övgüye layık olanları gereğince över.”

Yüce ALLAH, “kazandıklarınızın temiz ve güzellerinden verin” diyor. “sizin kullanmayacağınız  pis, bayağı şeyleri vermeyin” diyor. “vermeye kıyamayacağınız şeyleri verin, hatta yenisini verin” demek istiyor.

Sırf vermiş olmak için vermemeliyiz!.. Pis ve çöpe atılması gerekenleri gerçekten çöpe atmalı ve yardımlarımızı ALLAH’ın ayetine uygun olarak yapmalıyız diye düşünüyorum.

Muhtaç olana vermek, en güzel ibadetlerden birisidir. Kitabımızda bunu emrediyor. Ama yukarıdaki ayeti unutmamamız gerekir diye düşünüyorum. Muhtaçlara yardım ve bu yardımların artması dileklerimle…

Doğrusunu ALLAH bilir…

Selam ve Dua ile,

Fikret ARMAN

NEDEN  ÖLMÜŞ  KARDEŞİMİZİN  ETİNİ  YEMEYİ    ÇOK SEVİYORUZ ?

“ALLAH  tüm inananlara tövbe etmeyi nasip etsin.”

gIYBET 3

Müslüman aleminde, anlamakta en çok zorlandığım konulardan birisi aşağıda yazacaklarımdır. Konuşurken mangalda kül bırakmıyoruz… “Bu ülkenin % 99 u Müslüman.”  Evet evet!..  Doğru bir cümleymiş gibi sıkıştığımızda bu cümle kullanılır. “Bu ülkenin % 99’u Müslüman.” Gerçekten böyle mi?

Tabii ki bir Müslüman; namazını, orucunu, haccını unutmayacak. Ama daha da önemlisi, bir Müslüman ALLAH’ın dininin ve emirlerinin bunlarla sınırlı olmadığını da bilecek!.. Yüce ALLAH’ın biz Müslümanlara daha binlerce emri olduğunu, iman ettiği Kitabı okuduğumuzda anlayacağız.

“Elhamdülillah Müslümanım.” demekle bu iş bitiyorsa %99’u olmasa bile %90’ın üzerindekiler için  Müslüman diyebiliriz. Ben bunlara “iman ettiği kitabından habersiz dilde müslümanlar” diyorum. “İman ettim” dediği kitaptan haberi olmayan, o kitabı hakkıyla okuyup anlamamış, Yüce ALLAH’ın emirlerinden, öğütlerinden habersiz, dinlerini sakallı, takkeli, hoca sıfatlı kişilerden,  bilmeyen atalarından(!) öğrenen gruptur bu Müslümanlar. İbadetlerini, atalarından gördükleri, öğrendikleri gibi yapmaktadırlar ve namaz, oruç, hac kavramlarının dışında din hakkında bildikleri fazlaca bir şey yoktur.

Çok değil, üç gün önce… TV sunucusunun, “La ilahe illallah” ne demektir, anlamını biliyor musunuz?” sorusuna cevap almak için uzattığı mikrofona, yaşları 15-70 arası olan 10 kişiden dokuz tanesinin utanmadan ve sıkılmadan  “He valla bilmiyorum.” cevabını verenler, ya da utancından cevap vermeden kaçanlardır bu Müslümanlar.

*

Bütün bunları neden yazdım? Öncelikle biz Müslümanlar olarak, dinimizi neden anlamak istemediğimize olan isyanımı dile getirdiğimi söyleyebilirim… Yazımın başında dedim ya “Anlamakta en çok zorlandığım konu” diye. İşte bu konu… Ben, iman edilen bir Kitabın okunmadığı dini, müslümanlığı anlamıyorum.

İçinizde bana şu ezber cümleyi de söyleyenler olacaktır. “İnanç, İman gibi konular  ALLAH ile kul arasında  kardeşim! Sana ne?”  Evet, bu ve benzer cümleleri işitir gibiyim. Ama ben yine de “bana ne?” demeyeceğim. İman ettiğim kitaptan okuyup, anladıklarımı, inandığım doğruları her yerde ve her zaman paylaşacağım.

*

Yüce ALLAH Kamer Suresinin 17-22-32 ve 40. Ayetlerinde aynı sözleri vurgulayarak  bakın ne diyor;

“Yemin olsun ki, biz, Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?!”

Yukarıda tarif ettiğim Müslümanlardan kaç tanesinin bu ayetlerden haberi var? Yüce ALLAH’ın ayetlerinden öğüt ve ibret alan var mı? Yüz kişiden beş tanesi bu ayetleri biliyor mu? Bence bilmiyor. “İman ettim” dediği kitabı okumamış kişilerin bu ayetlerden nasıl haberi olacak? Ama bu okumamazlık başımıza ne işler açıyor bir bilsek!

*

Müslümanım diyen bizlerin asla vazgeçemediğimiz bir alışkanlığımızı dile getireceğim. Dedikodu… Yani gıybet.

Evlerimizde, iş yerlerimizde, kahvehanelerde, sokakta, otobüste, metroda, yürürken, ama iki kişi ama daha çok, dedikodu yapmayanımız var mı?

Herhangi birisinin arkasından konuşmayanımız, onu çekiştirmeyenimiz var mı?

Tanıyalım ya da tanımayalım… Birisinin ayıbını aramayanımız var mı?

Yukarıdaki benzer sorular çoğaltılabilir. Ben, kısa kesmek istiyorum.

Hem ALLAH’ın “yapmayın” dediği şeyleri yapacağız, sonra da “elhamdülillah Müslümanım” diyeceğiz. Oh ne ala, ne ala!..

Yüce ALLAH, biz Müslümanların bu davranışı için başımıza neler gelebileceğini, Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de nasıl söylüyor?

Hucurat Suresi 12. Ayet: ” Ey iman edenler! Zandan çok sakının! Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Sinsi casuslar gibi ayıp aramayın! Gıybet ederek biriniz ötekini arkasından çekiştirmesin! Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bakın bundan iğrendiniz. Allah’tan sakının! Hiç kuşkusuz, Allah tövbeleri çok kabul eden, rahmeti sonsuz olandır.”

Ayeti okuduğunuzda anlamadıysanız ya da içiniz titremediyse anlayana kadar tekrar tekrar okuyunuz.

Yüce ALLAH, zannı, ayıp aramayı ve dedikodu (gıybeti) yapanlara vereceği cezayı ayette söylüyor. “Ölmüş kardeşinin etini yemek ister misin?” örneğini vererek, dedikodu yapanlara nasıl ağır bedeller ödeteceğini söylemiyor mu? Peki bizler niye hala her yerde ve her zaman hala dedikodu yapıyoruz? Neden? Yoksa, ölmüş kardeşimizin etini yemek hoşumuza mı gidiyor?

“Elhamdülillah Müslümanım” dediğimiz halde; ALLAH’ın onlarca ayetinde “okuyun, anlayın” diyerek emretmesine rağmen, “iman ettim” dediğimiz Kitabımızı neden okuyup anlamıyoruz?

Merhameti bol Rab’bimiz hala bizlerden umutlu ki, yanlışımızdan dönmemiz için ayetin son kısmında tövbe kapısını hatırlatıyor bizlere…

“…Allah’tan sakının! Hiç kuşkusuz, Allah tövbeleri çok kabul eden, rahmeti sonsuz olandır.”

Dil Müslümanlığından kurtulup gerçek bir Müslüman olmak için,  “İman ettim” dediğimiz Kitabımızı okuyup anlamak için, en azından dünya hayatımızın bundan sonrasını iman ettiğimiz Kitabı bilerek yaşamak ve tövbe edenlerden olmak için daha neyi bekliyoruz?

Doğrusunu ALLAH bilir.

ALLAH’a emanet olun.

Fikret ARMAN